çağdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çağdaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2012 Cumartesi

MUTA-MORFOZ KENT’LER


 Murat Germen

rh+ artmagazine Sayı: 87 Şubat 2012 yayınlanmıştır.

Mutasyon ve Metamorfoz’ un
Kentsel Yapı Üzerindeki Etkisine Göndermeler
Bir şehrin değişiminde rol oynayan etkenler, O ülkenin Sosyal/Siyasal/Kültürel/Ekonomik yapısı ile yakından ilintilidir. Kaldı ki, hız çağına eriştiğimiz bir dönemde ‘değişim’ yaşanmadan varılan nokta çoğu kez ‘dönüşüm’ olarak gözlenmekte. Germen’ in incelemeye aldığı bu şehirlerin yapısı, ‘Muta-Morfoz’ (Mutasyon/Metamorfoz) serisinin isim olarak açılımı tam da bu noktada kesişmekte. Sanatçı bu serisinde çalışmasına uygunluk içindeki bu iki kavramı birleştirerek fotoğraflarında konu ettiği kompozisyonları soru işaretleri, ünlemler, paraflar, virgül ve kullanılan tüm dilbilgisi noktalamaları ile kullanmakta bana göre. Sorguya ve yoruma açık, hicivle ve eleştiriyle bakışa daha açık. Bilinir ki, sanatçı, eserlerini üretirken kimin ne düşünce üreteceğinden yola çıkmaz. Kendi sorunsalından yola çıkar ve sanat ürünü artık binlerce yoruma açık geniş bir perspektifte yaşamına devam eder. Bir eserin sanat ürünü olması için yaşaması gereken süreç de budur, olması gereken de budur.


Hiç şüphe yok ki muhteşem bir görsel şölen ile sanat ortamına dahil olan Muta-Morfoz serisinin estetik ve sorgulayan yanı izleyenlere, kendi bakışları ile çok ‘şey’ ler düşündürtmeye devam edecektir. 
Murat Germen, fotoğraflarındaki reel’ den beslenen ve ama sürreal etkiye dönüşen ve sanki düzenlenmiş bir etki yaratan bu fotoğraflar, sıradanlaşan günlük görsel bakışımıza dikkat çekmekte. Sanatçı böyle bir amaç ile yola çıkmış olmasa da fotoğrafın belgeleyici özelliği belleğimizin arşivinden daha sarihtir. Dışardan, uzak ya da yakından topyekûn görmemizi sağlar. Diğer bir değişle böylesine birleştirilmiş fotoğrafları üreten sanatçı ve dolayısıyla alımlayıcı/izleyen 3.göz durumundadır.


İnsan olma edimimize bağladığımız yaşam gerçekliğimiz olan değerler, referans olma noktasından hızla uzaklaşırken, öznel ve nesnel boyutlarda kısalmalar içine giriyor-girmekte-dir. İnsansal yaşamın düzeneğini oluşturan ve insanın toplumsal yaşamı var edişindeki inşası, topyekûn soyut-somut unsurlar içeren ‘Geleceği Biçimlendirmek’ teması ile belirlenmiştir tarihler boyu. Yeni Dünya Düzeni içinde Popülizmin yarattığı ‘Kavram Sahteciliği’, kavramların kendi içinde ‘Karşıtların Birliği ve Çatışması’ ilkesini de (Herakleitos) hatırlatmakta bize… 

Murat Germen, aldığı eğitimler ve sanatçı kimliği ile ürettiği eserlerinde, sanat’a farklı bir boyutta farklı söylemlerle katılıyor. Kent tasvirlerinde tanık olunan betimlemeler, çeşitli ülkelerin çeşitli kentlerinde, günübirlik yaşamların yer aldığı alanlar, sanatçı tarafından analitik gözleme dayanan ve ama sanatsal görüş ile raptedilen an’lar olarak giriyor kadraja. Ne ki, zaten Germen,  kent tasvirleri analizinde, doğup büyüdüğü/yaşadığı şehrin çok kültürlü doğasından beslendiğini ve sanat alımlayıcısının/izleyicisinin yaşadığı Kent’e ait anılarını dürtüleyen bir şeyler görmek istediğini de biliyor. Ve böylece içsel tepileri ile herbir biriken bilgi eşliğinde Kent Tasvirleri serisi de giriyor sanat kariyerine.  


Germen fotoğraflarındaki, İçiçe geçmiş yaşamlara özdeş, içiçe geçmiş mekânların kritiğine bakacak olursak; ikili zıtlaşımları biraraya getirmenin özündeki eleştirel bakışı ve paradoksal iletiyi yadsıyamayız. İnsan, yapılandırdığı sosyal evrimin içini ne ile doldurduğunu, neden boşaltıp niteliksiz içeriklerle doldurduğunu ve toplumlara pompaladığı sorunu ise küresel boyutta incelenmeyi gerekli kılıyor kanımca!  Zira kültürel ve tarihsel yapının, bulunduğu coğrafyaya aitliğinden uzaklaşmak, tüm ülkeleri değişik zamanlarda etkisi altına alıyor. Tarihsel yapısı örselenen her şehir, yanılsama yaratır bizde. Burası, ‘bu şehir değil’, ‘Hayal Kent’ etkisindedir, İstanbul fotoğrafı Meta-Morfoz’ da algıladığımız. Tüm bozuntuları Yeni Çağ dönüşümü ile örtüştürmek doğru bir olasılık olabilir mi? Ya da Çağ Kırılmaları diyebilir miyiz? Tüm bu haller içinde, kent dokusundaki eski eserlerin talanını modern yönelim ile bile düşünecek olursak; günlük yaşamdaki dışavurumların simgesel dile dönüşümü büyük olasılıkla öze dönme ile ilintili olacaktır.



Post-modern yaşam biçimi ve Siyasi Yönelimler her ne kadar Zamanın Dönüştürülmesine ve Coğrafyalardaki Kültürlerin ve Mekân-Doğa’nın tahrifine olanak yaratıyor görülseler de, sağlıklı bir özne, ansal geçişlerle yaşamını kurgulamayacaktır, öz’ den beslenerek yaşamsal olguları seçecektir.




İstanbul anakent’ inde (metropolünde) yaşayan her sınıftan insan ve bu şehrin kocaman şişkin yüreğini oluşturan çarpık yapılar, sanatçıya göre şehrin geleceğe yönelik sorunlarla savaşmasında bağışıklık oluşturan bir yapı. Geçmiş ile gelecek arasında sıkışmış olmasına karşın… 

Muta-Morfoz serisini incelemeye başlarken, Sosyolojik, Siyasal, Ekonomik, Antropolojik araştırma istemi uyandırdı bende. Ve böylesi bir şehirde yaşantı kuran insanların yaşadığı psikozlar, paradokslar!. Bir yandan üst üste yığılmış binalar, Osmanlı Minyatürlerindeki eşzamanlı yaşamların tasvir anlatımını çağrıştırırken öte yandan kışkırtıcı bir biçimde tarihler boyu medeniyetleri kucaklamış bu toprakların altındaki geçmiş yaşamların ruhunun tütmesini izledim.  Modernliğin, Post Moderniteye uzanan kısa yolculuğunda katlettiği ‘’İdeolojilerin Tükenişi, Evrensel Değerlerin Çöküşü, Tarihin Çöküşü’’ gibi birçok norm’ un, aynı ‘Hayal Kent’in’ siluetinden geçişini izledim, diyebilirim.



İnsan, doğal olarak toprağın altındaki kültürlere yabancı bir kitledir ve aynı kitle tarafından yeniden yapılanan Modern Yönelim içinde olan bir kitledir. Aynı zamanda, Yerel’ den Küresele uzanan gündelik gerçeklikler ile yaşayandır. Kentlerin olumsuz, çarpık gelişimini destekleyen Alt Kültür/Üst Kültürün somut verileri, şehirleri oluşturan binaların birbiriyle uyumsuzluğu gibi bir benzeşim içindedir. Yerellik ve Evrensellik arasında bocalama sürecinde sıkı sıkıya birbirine bağlıdır.




Bir Kent’te, panoramik bakış ile yakalanan onlarca görüntüyü yakın çekim gibi izlemeye başladığınızda, sokakların, evlerin, İş Merkezlerinin ruhları da konuşmaya başlar sizinle. Yaşamın içinde ve yaşamsal tüm bileşenlerin yarattığı dinamiklerin, sessiz gelişimi ile güç savaşına dönüşen bu akıştaki süreçler, kimi zaman trajik kimi zaman trajikomik durumlara tanıklık ettirir bizi. O kadar olağandır ki hız çağındaki bu değişim, durumları ya olduğu gibi kabul edersiniz ya da tam düşünürken yeni bir durumun sentezine başlarsınız. Ancak, bu çarpık değişim yerinde durmaz ve yoluna devam eder. 







İşte tam da burada, Germen imgeleminde yığılan hayata dair her bir görsel ve düşünsel bilgi birbirini tetiklerken, makinesinin deklanşörü de kendisine eşlik etmekte ve bizleri bir dolu sorguyla başbaşa bırakan imgeler bileşimini sunmaktadır. Şimdi artık fotoğraflarda görülen her mekânın niteliği, ilk anda birbirinden farklı-aynı filmlerin parçası (fragmanı) durumundadır. Fotoğraf öyle bir etkidedir ki gözünüzü kısıp baktığınızda yerinde olması-olmaması gereken parçaları ‘pazl’ gibi yerleştirmek istemi ile dürtülenirsiniz. 





Murat Germen’in Muta-Morfoz serisinde yer alan İstanbul fotoğrafı, yalnızca binalardaki zıtlaşımı değil bu mimaride yaşayan insanı ve ruhunu da öyküselleştirir bize. Sanatçının kadrajında yer alan şehir yapılanmalarındaki göndermeler, Kent Mimarisinin Kent dokusuna taban tabana zıt gelişimini görselleştirirken, eş zamanlı olarak söyleme dönüşüyor. Çığlık atan gecekondulardan yükselen varoş yerleşkeleri ile birlikte, yine aynı alana yerleşmeye uğraşan plazaların henüz yerine oturuşamayan durumuna ve diplerde yaşanan kültürel yapının yanında yer alırken sanki plazaların da ora’ya aitlik savaşı verdiğine tanıklık ettirmekte belki de! Sanatçının diğer çalışmaları arasında yer alan dünyanın birçok şehrine ait yaptığı benzer çalışmaları da her kentin kendi ruhunu yansıtan birer belge niteliği taşımakta.

Germen Muta-Morfoz serisinde kendi dikkatini çeken kesyap (kolaj) görünümünü aynı kadrajda birleştirip alımlama ve algıya geniş bir izlence sınırsız bir anlak sunmakta. Ve tabii sorgulamaya açık binlerce pencere…

Şimdi, bu atmosferde eğrelti olan plazalar mıdır, yoksa sığ kalan varoşlar mı?

Hangi alan özgürce varlığını ortaya koymakta, kabule yollanmaktadır?

Hangisi bu Kent’e ait yapılanmadır? Plazaların görkemli yapısı mı, varoşların vurdumduymaz duruşları mı?

Her iki kültürün, birbirini ötelemeden birlikte yaşamaya devam edişi mi?

Gerçek yaşamda birbirlerini reddetmeyişi ve ama aynı zamanda birbirlerinden taban tabana zıt yaşamlar sürerken birbirlerini kabulleri ve yine içselleşen birbirinden farklı düşünsel-duygusal, kırgınlık, ego dürtmeleri mi?

Öyle ya! Bir yanda ‘Modern Peri Masalı’ güncesi diğer yanda çok yorgun insanların belki bezgin ve alçak gönüllü yaşamlarının güncesi…

Germen’in çeşitli planlardan oluşan Kaotik şehirleri, yeniden düzenlenmeyi beklese de sanatçı tarafından bir önerme değildir ve alımlayıcı tarafından da bir önerme olarak algılanmaz. Burada insanı ikirciklendiren bir durum vardır ama izleyen tarafından belki de bilinçaltına itilir. Daha sonra şehrin karmaşasının (kaosunun) yarattığı bir söyleşide kullanılmak üzere. Sanatçı, tarihsel dokunun korunmasından yola çıkarken, planlı bir şehir yapılanmasından uzak olan kentleri, kendi dili ile estetize ederek, bakmak-görmek istemediğimiz biçimleri keyifli bir sorguyla izlenir kılar ve gizlice-apaçık ironi yaratır.




Germen, Mimari kariyerine zıt bir tavırla sanatsal söylemini yollamaktadır algılara. Bu söylemde şehir planlama sorunsalına yer vermez. Çünkü varolan gerçekliğin izini sürerken sanatsal kaygılarla gezmektedir tüm şehir sokaklarında. Sorunsalı çözüm üretmek/sorun dillendirmek değil, sanatçı duyarlılığı ile apaçık iyi/güzel/yanlış/doğru’ ya bir ünlem koymaktır.  
Yine aynı duyarlılıkla göç dalgaları ile kaotik bir çehreye bürünmüş anakentlerin (metropollerin), şehirlerin izlerini sürmeye devam etmektedir. Sıkça karşısına çıkan Plaza/Varoş ikilisinin dramatik yapısından yola çıkarken, bu somut ikilemin insan düşünce ve ruhsallığında yarattığı ve ama farkına varılmadan yaşanan ‘an’ görüntülerinin derin izlerine de vurgu yapmaktadır.

Sanatçının fotoğrafındaki herbir kadrajı ayrı bir öyküyü gizliyor aslında. Hatta denilebilir ki fotograftaki her mekânın kendi yaşanırlığını dikkate alırsak, yüzbinlerce yaşam öyküsünün biraz sonra oynamak üzere dondurulmuş film şeridindeki bekleyiş sürelerine denk düşüyor. Bir kent örüntüsündeki kurulan sosyalizasyonun sözsel anlatımı uzun, bu zıtlaşım içinde sessizce kavga eden mimarinin yeniden yapılanması daha uzun. Tüm bu görüntüler, günlük hayatımızdaki sıradan izler olsa da, anakentlerdeki hızlı değişimin sürekli ve çarpıklaşan yüzüdür. Ve yine aslında, sanatçının, ‘’yeniyi reddetmemek’’  kadar bir reddedişi vardır ki, ‘’eskiyi yok etmek’’. 



Modern yapılanma, ait edildiği alan için doğru bir öğütleme (referans) olabilmekte midir? Yapısal yerleşimler arasındaki uçurumun, kültür ve yaşam pratiklerini de im’ lemiş olur böylece. Sanatçı, ait olduğu şehirde bir gezgin durumundadır. Şehirlerde adeta ‘görmedim-duymadım-konuşmadım’’ oynanmaktadır topluca. Adeta, huzursuzluğun içinden, ince ince sızan huzuru bozmak kaygısı egemendir tüm kentlere. Belki de hepsi kendi içlerinde, şehirlerinin ruhu gibi zıtlıklarla doludur, belki de benzeşim bu noktada başlar! Kısacası bu körleşmenin, yargıdan öte, onaylamanın egemenliğinde olduğunu başat olarak düşündürtebilir bize. Fotografın içine girip gezintiye başlandığında şimdiki zaman karşılar bizi ve gelecek zamana doğru yola çıkarsınız. Oysaki kentin ruhu ayaklarınızın altındadır. Sayısız katmanlarda gizlenmiş medeniyet izleri, sandığa kaldırılmış ve herşeyi ile şehirlerin altındaki dehlizlere terk edilmiştir adeta! Bir de getirim (rant) kazanan tarihi binaların sözde kaderine terkedilişi! 




Yatay genişleyerek şehrin il sınırlarını zorlayan bu şehirlerin bir de dikey uzantıları vardır. Bu dikey örüntü, toprak altında kalan ve çoğu kez toprak üstünde yeniden varolan medeniyetten farklı olan ruhu taşırlar. Çünkü artık yüzeyde gökyüzüne uzanan plazaların medeniyeti başlamıştır. İnsanlar topraktan çok uzaklaşmışlardır ve ilişki böyle bir anlamda da anlamını farklılaştırmıştır. Belki de uyumsuzluk ve çelişki tam da buradadır. Kaçınılmaz öteki-leşme vardır dün-bugün-gelecek yapıları arasında. Geçmişten uzanan tarihi dokuyu öteleyen bugünün sıradan yapıları, varoşlar, plazalar… İnsanların öteki-leştirme ruhu mimariye de bulaşır baskın güç olarak. Genel olarak göçlerin getirdiği birbirinden farklı kültürler, yaşam pratikleri doğar bu kentlerde. Belirli binlerce nedenle yerlerinden yurtlarından kopup gelmişler için yeni biçimler oluşturulur ki, bu oluşum toprak altındaki saklı kültürlerin yeni sürümü olarak çıkartılmış ve topluma sunulmuş bozuk bir biçimdir!. Bu kültürlerin birbirinden farklı yaşam pratikleri, yaşam gerçekliğine dönüşür,  yapıları ile kendi yaşantılarını kurar. İşte çok renklilik de böylece kol gezer şehir ruhunda.



Varoş kültürünün yoksun ve dramatik yaşantısı, yüzlerce yöreden gelen gelenekleri ile kendi mekânlarını, değerlerini ve siyasi/ekonomik/eğitimsel/sosyolojik/ideolojik unsurlarını yine kendi içinde harmanlayarak yeni bir renge, ses’e, yeni bir yaşam pratiğine ulaşırken kendi içinde kapanık bir yaşam düzeneğine dönüşür. Her tür yoksunluk içinde yaşayan baskıcı toplumlarda, meramını anlatabilmek için ‘hiciv’ ile cevaplar verilmiştir. Arabesk, varoş kültürünün dram ile dolu yaşantısının soyut dillendirilmesinin özetidir. Öykü ifade dili ise gerçek yaşamları…  



Bir de iki kültür arasında kalmış insan Tema’ları vardır ki, onlar, sanki sürreal bir ruhla yaşarlar. İki tarafa gider gelirler, tanışıklıkları vardır, iletişimleri vardır. Sanki toplumun taşıyıcı gövdesidir onlar. İki ayrı kanatta uçan kültürün taşıyıcı aktörlerinden oluşan üçlü şehri sarar sarmalar.




Tıpkı, sanatçının İstanbul fotograflarında Gündüz ve Gece etkisindeki farklılıklar gibi farklı etkiler ile yaşama karışırlar. İstanbul’ da yaşayan herbir kişi ‘İstanbul Geceleri’ tanımına çok aşinadır. Geceleri tuhaf bir etkiye bürünür İstanbul. Telaşı farklılaşır, insanı farklılaşır, çehresi farklılaşır, sorunu, çözümü, kaygısı farklılaşır. Işıltılar, meşum karanlıklar el eledir, içinde her rengin olduğu bu şehir gizemli ve romantiktir, mutludur. Ağlayanlar, mutsuzlar, yoksunluklar bir kenara çekilmiştir, gece koynunda saklamıştır sabah sobelenmek üzere.  Bu şehir geceleri herşeye inat gündüzün tüm görevdeşliğini (sinerjisini) gecenin karanlığı ve ışıltılarıyla kendi içine çeker. 


Modernite çağının her türlü görsel yığıntısı gibi o yere ait olmayan her tür binanın çatırtısını ve bir kentin patlamak üzere olduğunu yollar algılara Murat Germen’ in Muta-Morfoz serisi. Fotograflardaki dikkat çeken diğer bir durum ise, yeşil alanların bir ganimet unsuru gibi binalar tarafından hızla ele geçirilişidir. Bunca sıkıştırılmış binalar, gözden kaçan-kaçmayan bir ögenin varlığını-yokluğunu vurgular; ‘’KAMUSAL ALANLAR’’! 



Mimari, bir ülkenin, bir toplumun hayatı kavrayış, üretiş ve tüketişinden yansıyan bir aynadır. Kentsel gelişim çok kültürlü ülkelerde/şehirlerde, değişim ve dönüşümünü yaşarken, tarihsel örüntüsüne, doğal çevresine uyumlu bir paralellik içinde gelişmedikçe zorunluluğa dönüşen bu yapılanma, sıkıştırılmış mekânlardan, üst üste yığılmış-yarı yıkılmış izlenimini veren bir Kent görüntüsünden öteye gitmeyecektir.

İşte Murat Germen’in Muta-Morfoz serisindeki Kent Tasvirleri; bir şehir yaşantısında olağan görünen gelişimleri, kavramları ile birlikte olgusal olarak irdelememizi sağlar. Bir de Şehir Planlaması gerçeğini!


11.01.2012 İstanbul

Belgin Balanoğlu Alagöz       

20 Ocak 2012 Cuma

SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA




  

RH + ART Magazine (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA

III. ULUSLAR ARASI  PORTAKAL ÇİÇEĞİ PLASTİK SANATLAR KOLONİSİ

Uzun yıllarınız Akdeniz Bölgesinde geçtiyse eğer, siz de  ‘’Uluslararası Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi’’ gibi bir cümleyi duyar/okurken burnunuza mis gibi kokular gelir. Aslında oluşturulmuş olan Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisinden de tam anlamıyla yeni açan çiçeklerin ve doğa içinde gerçekleşen yaratımların güzel, yapıcı kokuları yayılmakta Türkiye ve Uluslararası Sanat ortamlarına.
Kalemlerin, fırçaların, ellerin, düşüncelerin kısacası yaratı ve emeğin, yüreklerin coştuğu günler yaşanmakta Haziran başından bu yana.

Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen ve dördüncüsü planlanmaya başlayan Portakalçiçeği Kolonisine katılan ülkeler; Makedonya, Almanya, Azerbaycan, İtalya, İngiltere, K.K.TC.,  Rusya, İspanya, Danimarka, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye. 

Konuya derinlemesine girmeden önce Ahmet Şahin’in yaşam felsefesiyle örtüştürdüğüm bir bakış açısıyla başlamak istiyorum.
Büyük İskender ölmeden önce vasiyetinde üç istekte bulunmuştur;

1-      Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı,

2-      Elde ettiği tüm zenginliğin (altın-gümüş-değerli taşlar) tabutu mezara gidene kadar serpiştirilmeli,

  3-      Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

Bu vasiyetin açıklaması ise; 
 1-      En iyi doktor dâhi ölüme çare bulamamıştır.
2-      Kazandığın her servet dünyada kalır, paylaşmayı esirgeme.

3-      ‘’Zaman’’, elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır.  Para kazanabiliriz ama daha fazla para kazanamayız. Dolayısıyla birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz. Zaman, hayatımızdır ve çok değerli bir hediyedir. Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da sana ne denli değer verdiğini bil.
Birinci vasiyet, her canlının ortak kabullendiği bir düşüncedir. Ancak, ikinci ve üçüncü vasiyeti yaşarken gerçekleştirebilen çok azdır. Portakalçiçeği gelişimini okudukça İskender’in ikinci ve üçüncü vasiyetini kendi doğal yapısıyla yaşarken yaşama katmış bir insanla karşılaşacaksınız.

Portakal Çiçeği Kolonisi ile Tanışma
Güzel bir davet aldım ve bir Pazar günü nazik ev sahibimizin yolladığı minibüs ile evlerimizden alınarak yola çıktık. Konuk yazarlar, Gazeteciler, Sanat Fakültelerinden hocalar ve Sanatçılardan oluşan grubumuzla keyifli, sıcak bir yolculuk yaptık. Yolda sohbet sürerken elbette ki sanat ortamına ait konular konuştuk. Ama odak nokta, Sanat Eleştirmenlerinle ilgili idi, söylemleri ve anlaşılmaz yazıları bir hayli espri konusu oldu. Çitliğe vardığımızda kafes hayvanlarının yer aldığı bölümü geçerek konukların ağırlandığı, sanatçıların dinlendiği-yemek yediği mekâna oturduk. Hangarın içinde bitmiş ve duvarlara asılmış resimleriyle mini bir sergi karşıladı bizi. Ahmet Bey bizi karşıladıktan sonra, elinde çekiç-çivi ile bir sanatçısının resmini duvara yerleştirmek için yanımızdan ayrıldı. Sanatçıların çalışmalarına böyle katılıyor olmasından ve aynı heyecanı yaşıyor olmasına tanık olunca gerçekten bir sanatsever, idealist iş adamıyla karşılaştığımı baştan kabul ettim. Kısa  çay molasından sonra merakla çiftliği gezmeye çıktım. Çiftlik kamelyalarında, ocak başlarında, doğa alanlarının her köşesinde keyifle üretim yapan sanatçılar konuçlanmış. Gezintim sırasında çok sevdiğim arkadaşım Heykeltıraş Serap Gümüşoğlu ile karşılaşmak benim kadar onun için de tatlı bir sürpriz oldu. Yine çok iyi tanıdığım ve saydığım Adnan Turani, Mersin’den tanıdığım Ahmet Yeşil işleri bittiği için gittiklerinden dolayı çiftlikten ayrılmışlardı. Çiftlikte zaman geçirdiğimiz sürece Ahmet Şahin’in dostları ve civar köy-kasaba-şehirlerden aileler çocukları ile ziyaret yaptıklarına tanık olduk. 


Sakarya Valisi Sn. Mustafa Büyük Bey ve Sapanca Kaymakamı Sn. Osman Sarı Bey de davetliler arasına katıldı akşamüstü. İlgi ve övgü ile sanatçıların yapıtlarını incelediler, sohbetler yaptılar, eserlerle ve sanatçılarla fotoğraflar çekildiler.
Sn. Vali Mustafa Büyük duygu ve düşüncelerini şöyle ifade etti Sanat Kolonisi ile ilgili olarak:

Sakarya için yeni ve çok güzel bir gelişim, bizi mutlu ediyor. Şehrimizde bir Sanat Merkezi olması konusunu çok heyecan verici buluyorum. Sizlerle de birlikte hem Türkiye hem Sakarya ve Sapanca’ya Sanat adına güzel gelişmeler sağlayacağımıza inanıyorum. Ahmet Şahin Bey’e ve Emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Sn. Kaymakam Osman Sarı Bey ise sohbetimiz sırasında; - Özel Sektörde çalışan İş Adamlarımızın Sanat Alanına böyle idealist katılımlarını görmekten mutlu oluyorum. Ulusal ve Uluslararası Sanatçıları biraraya getirerek Sanat Etkinliği düzenlemek, sanatçıları tanıştırmak, kaynaştırmak gerçekten çok yapıcı bir davranış. Sanatçılar Doğa Park’ta yalnızca sanat üretmiyorlar, geceleri yemek sonrasında sanat sohbetleri de yapıyorlar. Bu sohbetleri ‘’Sanat Tarihine not düşmeler’’ olarak değerlendiriyorum ve kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, Sakarya ve Sapanca’ya kazandırılan anlamlı ve değerli Sanat Etkinliğini takdire şayan buluyor Ahmet Şahin ve Ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.



Sapanca Doğa Çiftliği ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi



 


Öncelikle kısaca Sapanca Doğa Park Çiftliğinden sözetmek istiyorum; Doğa Park adından da anlaşılacağı gibi Sapanca Gölü kıyısında, orman içinde bir çiftlik. Hani diyebilirim ki; bir sürprizle karşınıza çıkan cennet. Tüm doğa içiçe geçmiş, hayvanlar, ağaçlar-bitkiler, göl ve gölet/havuzlar iç içe. Ve tabi heykeller.. Atmosfere uyum içinde şirin bir yaşam yuvası, hayvan barınakları, koca bir uçak hangarı, heykel atölyesi, ressamların iklim koşullarına göre düşünülmüş yarı kapalı atölyeleri, ve sanatçıların kuşların, kazların dolaştığı bahçe alanında çalışma tercihleri için koca şemsiyeler.. Göl kenarındaki sazlıklar çiftlik sahibi tarafından korumaya alınmış. Son yıllarda göl kıyılarına kurulan restoran ve kafeleri düşününce doğaya bu denli saygı ve sevgi duyan insana hayranlık duymamak mümkün değil. Çünkü doğanın ilkel halini bozmadan bir yapı kuran insan sayısı kalmadı gibi.. Bir uçak hangarı ve içinde gerçekten de bir uçak var. Uçak, hareket etmeye hazır gibi. Sanki siz otururken tepenizden uçup gidecek. Hangarın odak dekoru olan bu uçak, Zirai Donanım Kurumunun havadan ilaçlama uçağı imiş bir zamanlar. Ancak havadan ilaçlama yasaklanınca uçaklar da satışa sunulmuş ve uçaklara, uçuşa gençliğinden beri sevdalı olan Sivil Pilot olan Ahmet Bey satın almış. Yemek sırasında hoş bir müzik ziyafeti ile daha bir keyiflendik. Hangarda yer alan piyano, Angelus (USA) marka ve 1977 yılına ait. Çok sevdiği ama kaybettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında müzisyen olan arkadaşı Şahin Yüzak Bey ile seçmişler. Eski filmlerde izlediğimiz yan koltuklu motor ise 1930 yılı yapımı İngiliz Norton Marka.    





Çok eskilerden kalma koca bir kantar da yerini almış dekorlar içinde. Sanırım Ahmet Şahin’in kocaman sevgi yüreğini ancak bu kantar tartabilir. Eski bir şömine kış aylarının keyfini sürmek için elzem olmuş mekânda. Kanada yapımı kano da dekor içine girmiş ve eskiden deri tüccarlarının deri topladıkları bir kano olduğunu öğrendim sohbette. Evinde ise cam yemek masasının altına yerleştirilmiş maun ve meşe kaplama yarış kiki. İki tane ağaçtan sütun tavanın yapı (konstrüksiyon) elemanı ve eski Anadolu evlerinden kalma. Eski dönemlere ait kalaslar, tarihi-manevi değer olarak onun koruması altına girmiş. Evinin verandasında geyiklerin yaşam süreçlerinde attıkları boynuzlardan bir heykel tasarlanmış. Avcılığa da merakı olan Şahin’in çok eski zamanlara ait av silahları koleksiyonu da var hem çiftlik evinde hem de Kuzguncuktaki yalısında. Böylesine çok çeşitli sanatsal ve tarihsel objenin estetik bir şıklık ve özenle dekore edilmesi, keyifle yaşanası bir alana dönüştürmüş tüm mekânlarını. Çiftliğinde, ofisinde ve yalısında sevdiği, yaptığı her şey’e tanıklık etmeniz mümkün.  Müzik, Avcılık, Denizcilik, Doğa,  Plastik Sanatlar, Uçak ve uçuş tutkusuna ait biriktirdiği çok zengin bir koleksiyona sahip.





Ahmet Şahin’i Tanıyalım 
Ahmet Şahin, Elazığ’lı bir iş adamı, neredeyse tüm yaşamı boyunca doğa, insan, hayvan, sanat sevgisini yüreğinde harmanlamış. Evli, iki çocuğu, torunları ile hep aynı ortamlarda aynı duygularla sevgi üretiyorlar. Babası rahmetli olmuş ama eğitime çok önem veren hayırsever vatandaşlarımızdan.
 Sanat Kolonisinin kurucusu Ahmet Şahin Bey; yüreği insan, sanat, doğa, hayvan, antika eşyalar ve dünya kültürleri sevgisi ile dolu bir dünya insanı. On sekiz yaşından bu yana eski eserler ve sanat eserleri biriktirmeye başlamış. Doğa sporları, motosiklet merakının yanı sıra sivil pilot. Doğa, spor, sanat, edebiyat, kendi ülkesi ve yabancı ülkelerin kültürlerine karşı ilgisi onun bilinçli ve çok değerli koleksiyona sahip olmasını sağlamış. Ve çok uzun yıllara dayanan sağlam dostluklar. Sapanca Doğa çiftliği ve Kuzguncuk’taki yalısı, resim, müzik aletleri, eski ve özel gemilerden alınmış kamara pencereleri, telefonlar, dümen teşkilatı, dürbünler, radarlar, arkaik dönemlere ait seramikler, çalışma/toplantı masaları, Yurtdışı ve Türkiye de geçmişte varolan şirketlerin tabelaları, eski dolaplar, kütüphaneler ve bir dolu kitabı sayabilirim. 


Ahmet Şahin’in tarihsel değerleri olan eski eşya, eski eser, Sanat Eseri ve çeşitli aletlerden oluşan koleksiyon dizinini bu sayfalarda anlatmak pek olanaklı görülmüyor. Koleksiyoner ve doğa-sanatsever Ahmet Şahin için sanırım ayrıca bir inceleme yapmak ve yazmak gerek. Çünkü her şey o kadar estetik, ince bir zevkle seçilmiş ve bir araya getirilmiş ki.. Doğa Park ziyaretimden sonra Kuzguncuk’taki Yalısındaki söyleşimizde sanat ve antikaya ilgisinin onsekiz yaşlarında başladığını öğrendim. Babasından gördüğü antika merakını daha bir varsıllaştırarak yola çıkmış. Ressam ve müzisyen, şair, edebiyatçı dostları ile sanatla içiçe yaşamış ve yaşamaya devam etmekte. Sanata ve antikaya merakını yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerinde özel olarak kendisi araştırıp edinmiş. Doğa sevgisi, evlerinde kuş balık beslerken çok küçük yaşta başlamış ve artarak devam etmiş. Çalıştığı tüm alanlara bu sevgiyi taşımış. Beslediği hayvan sayısı üreyerek artınca hem Ankara’da hem de Marmaris-Köyceğiz arası edindiği çiftliğinde çeşitli cinslerde beslediği tüm hayvanlara ait oldukları yuvayı kurmuş ve şimdilerde sıkça yaşadığı Sapanca Doğa Park çiftliği projesini gerçekleştirmiş. 

Portakal Çiçeği Kolonisinin yapılanma öyküsünü Ahmet Şahin’in anlatılarından aktarmak istiyorum. 



-Genç yaşlardan bu yana edindiğim sanatçı dostlarım ile sık sık buluşup sohbetler yaparken düşündüğüm bu projeyi paylaşırdım. Koloni kurma düşüncesi öteden beri oluşmuştu bende. Portakal Çiçeği Şirketimi Sanat Kolonisi oluşumuna destekleyici (sponsor) yapıp yola çıktım. Sanatçıların bu oluşumdan nasıl haberi olduğunu sorduğumda; -web sitesinden ulaşıyorlar ve yurtdışında arkadaşlarımın olduğu birçok Üniversiteden hocalar da yönlendiriyor, gönderiyorlar. Sanat fakültelerinde okuyan son sınıf öğrencilerine de bu projede yer veriyoruz. Sürekli yazışmalar içindeyiz. Yurtiçi ve Yurtdışından talepler çok fazla ve ben ve ekibim Portakal Çiçeğinin giderek genişlemesi, sürekliliği için çalışıyoruz. Bu yıl engelli sanatçılarımız için davet yaptık, bu davetlerimizi sürdüreceğiz. Yakın bir zamanda ilkokul öğrencileri için de yeni bir proje düşünüyorum. Sanatçı ailemizin genişlemesini, katılımcı ressamların ve eserlerin de gelişerek daha da iyi eserler üreteceklerine inanıyorum, dedi.

Ne kadar umut, keyif, onur verici sözler dinledim sanat ve insanlık adına… Sanki bana geleceğin kendine ait anlayışlarıyla oluşacak ve farklı bir ekol de gelişecek Sanat Fakültesini, Müzesinin temellerin atıldığı bir tarihe tanıklık ediyormuşum gibi geldi. 


Tümüyle idealist duygularla ve sağlam bir organizasyonla başlattığı Portakalçiçeği Sanat Kolonisi oluşumunda kendisiyle birlikte bu özverili çalışmayı üstlenmiş olan kişilerden de söz etmek isterim.  Elbette ki Başkan Ahmet Şahin Bey ve ailesi, Genel Koordinatör; Hakan Köpri, Sanat Kolonisi Başkanı; Gazanfer Bayram (Makedonya), Koordinatör Yardımcısı; Deniz Algıer ve sanatçıların ve konukların tüm gereksinimlerini sağlayan birçok emekçiyi de söylemeden geçemeyeceğim. Ve tabii en büyük sorumluluk Ahmet Şahin sevgili eşi, çocukları ve torunlarının da yer aldığı küçük, şirin, sanat enerjisi yayan bir köy Doğa Park Çiftliği gelip-giden konuklarıyla.  

Biz sohbet ederken sanatsal etkinliklerini bitirip ülkelerine dönmek için İstanbul’a gelen sanatçı dostları geldiler yalıya. Gazanfer Bayram (Mozaik Sanatçısı-Makedonya), Marat Bekeyev (Ressam-Kazakistan), Zarko Jakimovski (Ressam-Makedonya) sohbetimize katıldılar. Bu sohbette Ahmet Şahin’in İtalya da ‘’Mozaik Oggi Derneği’’nin Başkanı Fernanda Tollemetto’ nun ‘’BRACANO’’ ödülünü vermek için davet edildiğini ve 29 Mart’ta bu ödül törenine katıldığını ve sanatçıya ödülü verdiğini bu güzel sohbetin devamında öğrendim. 

Koloni Başkanı Gazanfer Bayram Makedonyalı Mozaik sanatçısı ve Şahin ile yirmi yılı aşan dostlukları var. Bayram, Uluslararası Mozaik Derneği Başkanlığını yürütmekte ve Mozaikçiler Birliğinin saygın bir üyesi. Üsküp’te Balkanlar’da yaşayan tüm Türk kökenli insanlar gibi yaşadıkları metaforları taşların o eşsiz renkleri ışığı, enerjisi ve sessizliği içinde insan duygu ve yaşamsal kırılmalarıyla özdeşleştiriyor. Luan Starova; Bayram’a ait kitabında şöyle der sanatçının sorunsalı için; Belki de başka hiçbir sanat dalı, mozaik kadar insanlığın bütünlüğünü, kırılmalarını ve çarpışmalarını sentezleyememiştir. Makedonya gibi hem Balkan hem Akdenizli olan bir ülkede, yerin altında ve üstünde büyük uygarlıkların ruhu, insanlığın büyük MİT’leri yaratılmış, Greko-Romen antik ögeler ve İslami Medeniyetlerin alakasız parçaları bile iç içe geçmiş ve mozaik uyum arayışında tam anlamıyla bir adanma derecesinde güçlü, yaratıcı bir hayat için adeta birikmişlerdir. Gerçekten de çok değerli bir çalışmasına tanık oldum çiftlikte. Bu değerli sanatçının sanatsal geçmişini incelemenizi öneririm; http://gazanferbayram.com/aboutme.asp
Portakal Çiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi ‘ne bu yıl katılan sanatçılar;
Türkiye’den Adnan Turani, Ahmet Yeşil, Berice Nevin Berberoğlu, Çağla Göksu, Çağla Nehoş, Dilara Şahin, Mehmet Aydın Avcı, Mehmet Özer, Meral Pekün, Necdet Can, Neslihan Özgenç, Neslihan Öztürk, Berica Nevin Berberoğlu, Serap Gümüşoğlu, Şermin Ciddi. 

 

Yabancı ülke sanatçıları ise: Azerbaycan’dan Anar Eyni, Soltan Gara, Yaşar Guliyev,  İtalya’dan Claudia Chıanuccı, Guiseppe Nıstıco, Jaime Carvalho, Roberto Dragonı, İngiltere’den David Cregeen, Meksika’dan Elizabeth Ross, Makedonya’dan Gazanfer Bayram, Orhan Osmani, Yakup Hayro, Zarko Jakimovski, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Feridun Işıman, Danimarka’dan Lone Seeberg, Kazakistan’dan Marat Bekeyev, Almanya’dan Ramon Noel Tetkov, Rusya’dan Vladimir Fomichev, Zoya Norina. 


Sizlerle paylaştığım Portakalçiçeği Kolonisinin yapılandırılmasındaki önemli bir farkı vurgulamak isterim. Bu idealist sanat yapılanması, sanat eserlerinin sergilenme prensibinden yola çıkmıyor. Sanatçıların üretim yapmasına olanak tanıyan mekân oluşturmayla başlıyor. Sanatçının konuk olduğu sürece sanatsal gereksinimleri, sorumluluğu Şahin ve Ailesinin varsıl yüreğinde taşınıyor.
Ahmet Şahin’in kurduğu ‘’Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi’’   tam da bu gelişime çok büyük destek veren nitelikte. Hatta sunduğu atmosfer ve kuruluş felsefesiyle birlikte çok daha farklı bir oluşum. ‘’Sanat var mı yok mu? , Sanat nereye gidiyor?’’ gibi sorgulamalara bir cevap verir gibi karşımıza çıkıyor. Popüler Kültürün; Globalleşme, Küreselleşme başlığı altında az gelişmiş ülkelere dayattığı Kültürel bozuntuya ‘DUR’ demekte, belki de!. Modern Dünya düzeninde; teknolojinin gelişmesiyle, iletişim ve bilgi aynı anda Dünya’ya yayılırken, zaman ve mekân kavramı da aynılaştırılmaya çalışılmakta küresel güç odakları tarafından. Dayatmacı kültür ve değer fırtınası estirilmekte. Oysaki yadsınamayacak bir durum vardır ki; sanatçı öz kültürü ile beslenirken ülkesi ve dünya gidişine bakarak, yaşamı ve dünyayı sorgular. Aynılaşan dünya düzeninde sorunların da aynılaşması sanatçının söylem dilini de aynılaştırır, düşüncesindeyim. Farklı görüşler ve farkındalıklar yok olur. 


Doğa Park’ta gözlemlediğim, birbirinden farklı ülkelerden gelen sanatçıların, kendi ülke sorunlarından tepkiledikleri, modasal olmayan sanat dilleri ile sanatlarını ifade etmeleri. Bugünün sanatında, yeni arayışlar içinde olan birçok sanatçının çalışmalarında yer alan, bana göre sanatsal gelecek göstermeyen denemelere rastlanmıyor. Bu noktada belirtmem gerekir ki, zaman kavramı, bugünün birçok sanat akımını ya da dilini, Sanat Tarihi geçmişinde yaşanan; Pop-art, Op-art, Kich gibi sanat tepkilerinin yer aldığı dönemler olarak kalacaktır. Çünkü aslolan sanat yaratımı, yüzyıllardır farklı dillerin gelişimine rağmen ayakta durmaktadır. 


İşte tam da bu noktada ‘’Portakalçiçeği Sanat Kolonisi’’ , ‘’Sanatta süreklilik’’ ilkesiyle örtüşen bir yapı kurmuştur. Bugüne değin gerçekleşen sanatsal oluşum biçimlerinden farklı bir anlayışla yapılanmış. Kesinlikle geleceğe göre tasarımlanmış. Ve hatta bu yıl Portakalçiçeği Kolonisinin dernek çalışmalarının da başladığını öğrendim Ahmet Şahin ile yaptığımız söyleşide. Gelenekselleşmeye başlayan Portakalçiçeği Kolonisinde gerçekleştirilen sanat eserleri, İstanbul ve Ankara da sergilenmekte ve sonrasında şu an Ankara da inşaatı süren Portakalçiçeği Rezidansa monte edilecek ve yerleştirilerek sürekli sergi olanağı yaratılacak sanatçıların eserlerine. Ahmet Şahin’in inşaat şirketi tarafından Ankara ‘Portakal Çiçeği Vadisi’nde şehrin en yüksek binası (165m.) olarak yapımı devam ediyor. Rezidanssın özelliği yalnızca yüksekliği ve akıllı bina donanımlı olması değil. Tümü ile doğal tabiat yaşamına saygı ve sevgi duygusu ile imar edilmekte. Yerleşim alanlarından daha büyük yeşil alana sahip olan Rezidans bu anlamda belki de Türkiye’de bir ilk. Sanatsever Ahmet Şahin’in, Doğa alanları ile kuşatılmış Rezidansında daimi bir sergi salonu da yeralmakta.


Zaten, Sapanca Doğa Park’ta kurulan Portakalçiçeği Kolonisi, ismini Doğa içinde yapılanmakta olan Rezidans ’tan almış. Sanatçılara sunulan doğal tabiat ortamı, şehirlerde yuvalanmak zorunda olan sanatçılar için, doğayla içiçe, tabiatın kokusu, görsel zenginliği, şehrin trafik keşmekeşinden, yaşam kargaşasından uzak huzur içinde ve keyifle yaşanan bir sanat atmosferine dönüşmekte. Sanatçılar eminim ki, bu görsel şölenden aldıkları ruhsal coşkuyla, kendi sanat söylemlerinin de en coşkununu yaratmakta. Eş zamanlı olarak, çağın sorunlarından biri olan ‘yalnızlık/yabancılaşma’ gibi kavramların, sanatçının, paylaşımcı/spontane/çocuksu yüreğinde açtığı acıtma-incinme duyguları, bu muhteşem atmosferde kısa süreliğine de olsa önemini yitirmiş durumda.  Duygular, kişisel çatışmaların izi, boşluklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar bile onarılmakta/yeniden düzenlenmekte. Yeni bir coşkuyla yaşama bıraktığı yerden yeniden başlamakta sanatçılar belki de!.
Yüzyıllardır sanatçının sorunu olan ‘meta’ da önemini yitirmiş durumda, zira Ahmet Şahin, sanatçıları tüm yüreği ile kucaklıyor, konuk ediyor ve sanatta dönem dönem yaşanılan bir sanat kardeşliği, dostluğu, paylaşımı kısacası birleşimi kuruyor.


Pek çok çağ gibi, Sanat Yapıtı ve Sanatçı Kimliğini kuşatan onca sorunla boğuşan sanatçının, yaratma edinimini kaybetme tehlikesiyle ile karşı karşıya kalma olasılığı yüksek görülüyor. Modernleşen dünyada, hızlı değişimlerin yarattığı; Değerlerin: değişim/dönüşüm süreçleri yaşanmadan hızla dönüştürülmesinin beraberinde getirdiği birçok algı farklılıkları ve davranış biçimleri, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapıyı etkilerken herşey’e duyarlı olan sanatçı, oluşan bu çatışkılarla da boğuşmak zorunda kalmakta. Modernleşen dünyada Bireyselleşmenin, yön değiştirerek veya bozuntuya uğrayarak bencilik/ego-ben duygusu ile yer değiştirmesi, paylaşım duygusunun merkezi olan ‘sevgi’ duygusunun da sınırlanmasını beraberinde getirmekte.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Modernite ile hız kazanan kültürel ve ekonomik boyuttaki sosyolojik değişimler; küreselleşme/global dünya düzeni gibi dayatmacı sistemlerin, sanatçı yaşamında, yaratımları ve kendini varetmesinde zor koşulları da beraberinde getirmekte eş zamanlı olarak. Sanatçıyı ve sanat olgusunu en olumsuz etkileyen unsur eminim ki bireysel iletişimlerle sanat yolunu varetmeye çalışması. Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi bu anlamlarda da sanatçıların gereksinimleri olan ve sanatçının kendi doğasıyla örtüşen yeni ve farklı bir yol açıyor, gibi gözükmekte. Sanatçı kimlik taşıyan sanat yaratıcıları Doğa Park’ta değişim gereksiniminin yaydığı gerginlikten uzak, mekân ve zaman telaşından uzak sanat dillerini mutluluk içinde yapılandırmaktalar. Sanatçılar, toplumdaki sorunlar ve durumları en hızlı görür-hisseder ve tepkiler. Çağımızda özellikle iletişim çağının yarattığı hız ve dünyanın dörtbir köşesinden haberdar olan sanatçının elektik duygularını sentezlemeye gereksinimi var, diye düşünüyorum ve bu sanat etkinliği ve sağladığı atmosfer, sanatçıların üretimlerinde faydalı bir kaçma noktasına dönüşebilir düşüncesindeyim. 
Düşünün ki, resim, heykel, mozaik, seramik gibi sanat disiplinlerine yönelik eserlerin tavus kuşları, flamingolar, turnalar, sülünler, yaban kazları, yaban koyunları, minyatür keçiler, poni atları, ceylanlar, kediler, köpekler, at’lar ve tüm bu hayvanların doğal yaşam koşullarının sağlandığı binbir çeşit orman bitkileri, göl ve ağaçların ortasında ağaçlardan yapılmış kulübelerin, yaşam alanların olduğu bir atmosferde Sapanca Doğa Park Çifliğinde sanat üretmek kim istemez ki?

Ahmet Şahin ve ailesine kendi sanat anlayışım, dostluk, sevgi, paylaşım anlayışım adına teşekkürlerimi yolluyorum.

Belgin Balanoğlu Alagöz

28 Haziran 2010 Pazartesi

SELİM KARADANA’NIN EVREN YAŞAM ÖYKÜSÜ VE YILDIZ ÇÖPLÜĞÜ

Bu yazı 16. Tüyap Beylikdüzü Sanat Fuarı /Art Fair 2006
CEP Sanat Galerisi 'KARADANA' Katogunda ve
KARADANA; ''ÇARPIK GÖLGELER'' Kitabında (s. 8, Y. 2009) yeralmıştır.

Selim Karadana Resimlerinin çözümlemesi
Evren… henüz çözülmemiş bir giz ve bir bilinmez nedenle tetiklenen patlama sonunda gelişen ‘’Evren yaşam öyküsü’’nün bilimsel açıklamalı senaryosuna versiyon olarak, Karadana’nın kendi imgeleminde kurduğu bu metinsel öykü özgün bir concept (kavram) ve teknikle izleyenle buluşmaktadır. Resimlerinde bize algı olarak yansıyan ilk ‘’şey’’ler, yapıtlarında kullandığı ayna, fosfor ve biçime indirgenmiş parçacıkların ritimli kozmik enerjisi sayılabilir. Bu kullanılan malzeme farklılığı resimlerine farklı bir düşünsellik ve anlam derinliği katmaktadır. Konstrüksiyon içinde yer alan aynalar; resimleri yaşanan an’a dahil etmek gibi bir işlevsellik üstlenir. Nesnel olarak dondurulmuş bu düzlemsel uzamlar (ürünler), dural (değişmeden kalan) yapısını zıtlıkla devingenliğe terk eder. Ayna ile yüzleşilen o an, izleyeni kendi varoluşunun ilk anı ile karşı karşıya getirir adeta. Bu, sanatçının sorunsalındaki kendi varoluşuna paraleldir ve diğer insanları da bu oluşum gerçeği ile yüzleştirir bir anlamda. Ne ki, bir de izleyenin gerçek zamanı resme yansır. Bu an, yaşanan anın resme dahil olduğu an, resimsel düzlem yaşayan bir fenomen durumuna geçer ve içinde insanın da varolduğu bir alana dönüşür. Sanatçının fosforla desteklediği resim düzlemi, gece veya ışıksız bir mekanda resimleri hayata geçirir ve onları aynaların da aracılığı ile sonsuz yaşamsal dinamizmin diyalektik ilişkisine sokar. Diğer yandan yüzeyde görünen tüm biçimler resmin doğal atmosferini varsıllaştıran (zenginleştiren) bir elemandır. Evren/dünya/insan oluşumundaki kozmik enerji, sanatçının resimlerinde devingenliği ile değişim ve dönüşümleri ile hiç bitmeyecek serüvene yollanır. Bu geçmişin tekrar tekrar yinelenmesini, yani ‘’yaşantı’’nın kozmos içindeki süre geliş/gidişi anlamına denk düşer. Tüm sorunsalındaki dışavurum özünde, doğanın tüm olay/olguları arasındaki zorunlu ilişkileri (evrensel bağımlılık) bize sorgulatmaktadır. Böylesi bir düşünce sanatçı ve alılmayıcıyı kök bilgiye bağlar ve bize şu gerçeği duyumsatır. ‘’Bilim ve diyalektik felsefe, evrenin ilksiz ve sonsuz özdeksel değişimler olduğunda birleşir’’ (felsefe, O. Hançerlioğlu)

YAŞAMSAL TÜM BAĞLANTILARIN BAĞLANTILARINI KURMA
Büyük bir patlamayla başladığı gözlemsel olarak kanıtlanan evrensel oluşum ve dünyanın zaman/uzay içindeki oluşumundan ayrımsanamayan; yaşamdaki özdek ve doğa örgenliğinin varoluş biçimleri zaman/uzay/devim’le gerçekleşmiştir.
‘’Evren ve insan’’, ‘’nesnel ve öznel’’. Toplumsal gelişimdeki bu iki koşul, insanın nesnelliği kendi öznelliği içinde yeni bir biçime dönüştürmesiyle başlamıştır. İnsan, düşünce süreci içine girdikten sonra dünyanın yaratıcı süreci de başlamış, eylemleriyle kurmaya çalıştığı düzeni, akılla ilişkilendirdiği boyutta uygar gelişim tablosuna ulaşmıştır.
Elbette ki, insanlık tarihi çok uzun bir süreç sonunda bugüne ulaşmıştır ve yaşadığımız çağın yapılandırılmasında çeşitli etkenler söz konusudur. İnceleyecek olursak, sarmal gelişim içindeki nesnel-öznel diyalektiği, eytişimsel özdekçiliğin varlığını kendiliğinden ortaya koyar. ‘’Eytişim; doğayı, toplumu ve düşünceyi karşıtlıklarının çatışarak aşılmasıyla sürekli devindiren ve geliştiren süreçtir’’ (Felsefe, Orhan Hançerlioğlu), ve üç büyük yasayla kendini açıklar. Özdeksel doğadan, Tarihsel toplumdan, Bilinçsel düşünceden. İnsan yaşantısında aslolan tüm değerler, bu alt yapının varlığından türemiştir. İçerik/biçim, neden/sonuç, soyut/somut yasalarla olgusal değerlerin sorgulanması, doğanın/toplumun/düşüncenin işleyiş mekanizmasındaki dizgenin açıklanması  da bu yapıya dahildir.

Tüm bu kök bilgiye ve devinime bağlı etkenler, ‘’değişim koşullarının’’ düşünsel ve eylemsel birlikteliği ile ‘‘değişim faktörü’’nün uzlaşımını da beraberinde getirmiştir. Düşünce ve bilinç, insan beyninin ürünleridir ve nesnel dünyayla uyum içindedir. Zaten, ilkel topluluklardan uygar toplumlara geçiş sürecinde düzgüsel bir yaşantının sarmal gelişimi gözlenir. İnsan, duygu ve düşünce örgenliği ile kendini diğer canlılardan farklılaştırmıştır. Böylesi bir durumda, insan, ruhsal etkinliği ile yaşadığı her durumu kavradıkça bilinç düzeyine ulaşmıştır-ulaşmaktadır ve kendisi için gerekli olan tüm gereksinimleri kurgulamıştır-kurgulamaya devam edecektir. Ancak bu noktada insanın varettiği değerler, kendi içinde sıralama düzeni de kurmaktadır. Daha yüksek, daha aşağı değerler. Aslında değerler, toplumları oluşturan farklı kitlelerin ve ulusların arasında muğlak bir yapıdadır. Bir ulus için yüksek değer diğeri için önemsiz yada aşağı olabilmektedir. Bu, tümüyle değer bilgisinin edimiyle ilgili tercih etme durumudur ki, bir değerin diğerinden daha yüksek ve aşağı olması ayırdından kaynaklanmaz. Biri diğerinden üstün tutulduğu, seçildiği için değil, insanın doğrudan doğruya kendi gerçekleştirdiği oluşumu yüksek görmesidir bir anlamda. Kesinlikle bir seçme işi değildir, zira seçme bir çaba edimidir. Tercih etme, değer taşıyan nesneler (empirik) ve değerlerin kendi içinde (a priori) olabilir. Yüksek değerler, sürekliliğini koruyan bir yapı gösterir. Süreç içinde nesnel değeri olan bir şey bir anda yok olabilir. Ancak bu yokoluş onun varolmuş halini, değer varlığını ortadan kaldırmaz. Çünkü ‘’sürme ve süreklilik’’ soyut ve aynı zamanda niteliksel zaman olgusuna işaret eder.
Toplumun oluşumunda yaşamsal değerler vardır. Lüks değerler, uygarlık değerleri, vital değerler, tinle ilgili değer alanı (doğru bilgi, güzellik, hukuk, kültür değerleri), dinsel değer.
Toplumun oluşumunda yaşamsal değerler vardır. Lüks değerler, uygarlık değerleri, vital değerler, tinle ilgili değer alanı (doğru bilgi, güzellik, hukuk, kültür değerleri), dinsel değer.
Sanatçı Karadana’nın sorunsalında yatan temel etmenler: uygarlık değerleri ve tin’le ilgili değer alanıdır. Onun kabul ettiği her şey kök bilgiden çıkar ve deformasyona uğratılan ‘’şey’’ ler (insanın duygu ve düşünce örgenliği, sanat, doğada varolan herşey, sunileştirilmiş malzemeler vs..), insanın insan olma edinimini bozmakta onu soyut/somut yıkıntıya uğratmaktadır. Ona göre, hazırlanmış paket değerler vardır ve bu değerler modernleşme, hızla yayılan popüler kültür uzantısında baskın popülizm etkisiyle bilinçten uzak yaratılmaktadır. Bu yapıda üstü yaldızlanmış, göz alıcı, kolay tüketilen, kök bilgiden beslenmeyen, modacı anlayış egemendir ve gelişmemiş, az gelişmiş ülkelere dayatılmaktadır. Gelişen bu tabloda albeni’li bozuk gidişten kendini koruyamayan insanlar-toplumlar, kendi öz değerlerinin yerine içleri boş, düşünce ürünü olmayan, aklın utkusundan uzaklaştırılmış yaşama ayak uydururken kendi tükenişlerinin de temelini atmaktadırlar. İnsan yada toplumlardaki bu içi boşaltılmışlık ve değer çöküşleri, ülkelerin, Emperyalizm karşısındaki direncini de yok etmektedir. Bu çöküntüler insan yaşama biçimlerinde, sosyo-kültürde, eğitimde, siyasette, ekonomide, davranış biçimlerinde, inançlarda, sosyal haklarda, sanat disiplinlerinde yozlaştırmalar yoluyla başlatılmıştır. Yöntem bellidir, tüm soyut-somut olgular yok edilir. Kurumların işleyişi deforme edilir, süreç sonunda neye-niçin tutunacağını bilemeyen insan modeli her türlü yönlendirilmeye, yönetilmeye açık konuma getirilir. 

Buna bağlı olarak sanatçının resimlerinin temasında çatışan iç karşıtlıklar vardır. Bilginin bilgisizlikle, değerin değersizlikle, özgürlüğün sömürgecilikle çatışması. Emperyal güçlere başkaldırı vardır. Sanatçının tuvaliyle yüzleşmesi, toplumları şekillendiren üstü parlatılmış, yaldızlı yaşantı sunumundan başlar ve bu insan-toplum gidişini ‘’yıldız’’la simgeler. Evrenin süsü olan yıldızla insan arasında kurduğu benzeşimi (analoji) uyarılganlık aracı olarak seçmiştir. Üstü parlak, cezp edici ama içi boş…  

Karadana, altı metre uzunluğundaki tuvalinde ‘’Evren yaşam öyküsü’’nü biçimlendirmiştir. Evrenin oluşumundaki (genesis), ilk hal ve başlangıç anı/dünyanın varoluş anı/insanın varoluş anı… Ancak bu kez yapıtın oluşumu ve geliştirilmesi, tüm insansal yaşanırlıklardaki deformasyon, insanın geleceğinin nasıl olacağı, neden/sonuç sorgusuyla süren girift ilişkiye dayandırılır. Resimlerinde tepkilerinin ifade ve teknik dilini şöyle kurar:
Resim düzleminde izleyeni ilk karşılayan rengin sakin yapısıdır. Renk, sıcak pembenin yansıdığı bir maviyle girmiştir ilk kat ve ilk hal olarak. Sonra mavi-pembe-gri birlikteliği alt dokuları oluşturmuştur. Koyu-orta-açık tonlaması ile üst üste gelen pembemsi griler ve pembe,yeşil-sarı,yeşil,pembenin dolaştığı fildişi beyazlar. Bu renk katmanları arasından görünen biçimsel oluşumların etkisi ile dikkat çeken durum, birbiriyle diyalektik ilişki içinde olan sorunlar silsilesine ait bir ipucu yada izleyici için gönderme olmamasıdır. İzleyici, bu yalın, öze indirgenmiş biçimler ve kullanılan renklerle baş başa kalmıştır.
Öte yandan sanatçının , izleyenin yorumuna sunmak ve anlaşılmak gibi bir kaygısı yoktur. Çünkü tuvalleri kendi özgürlük alanıdır ve her bir tepkiyi kendi imgesindeki biçimlerle imler. Sorun gördüğü ve tepkilediği herşey, bu dışavurumda yalınlaştırılmış biçimlerle kendi resim diline dönüşmüştür. 

Sanatçının yıldız formundan yola çıkmasının nedeni; resmin alt bölgesinde çalışılan yıldızların üstünü boya katları ile tekrar tekrar örterken fazlalıkları atıp, her bir oluşumu geliştirilmiş şekilci gidişten arındırarak ilk haline getirme istemiyle örtüşmektedir. İşte tam bu noktada insanlığın geleceği konusundaki kaygılarının ve sorun gördüğü nedenlerin özü olan kök bilgiden uzaklaşmayı kendi biçimleri ile tepkilerken, yıldızlaştırmaya yaptığı eleştiri anı gibi onların şekillendirilmiş yapısını boya katmanlarıyla örterek üçken biçimlere dönüştürür. Bu tavır dikkat çekilmek istenen birinci durumdur, tepkilerini evetleyici (affimativ) etkidedir.
Sorunsalını kendine ait teknik dil ve ifade diliyle oluşturması ve yine kendi biçimlerinin ekspresif ama belli bir düzenle oluşturduğu fırça hareketleri ile kurduğu konstrüksiyonda, tüm lekeler gezinen, birbirini iten, birbirini kabul eden bir enerji yaratmaktadır. Burada fırça tuşlarının irili-ufaklı, değişik yönlü hareketliliği rengin pastelliği ile dengelenmiştir.
‘’Biçim ne kadar soyutsa o kadar açık seçiktir, ve dolaysız olması onun çekici yanıdır’’ (Kandinsky).

Sanatçının ifade dili bu tanımla birebir örtüşmektedir. Süslü ve sahteciliğe, her oluşumun kendi gerçeğinden uzaklaşmasına, deformasyonuna, görsel ve eğitimsel deformasyonla empoze edilişe, kök bilgiyi ketleyerek anlamların anlam değiştirmesine, kavram kargaşasına, hızlı değişen alışkanlıkların kısır döngüsüne karşı bir duruş içindedir. Tüm bunlara karşıdır çünkü insanın ve insansal olan herbir oluşumun mutasyona (değişinime) uğratıldığını düşünmektedir. Kaygılandığı durum, kök bilgi olmaksızın kurulmaya çalışılan bu genel yapıda, toplumu ve doğasal olanı birbirine bağlayan hiçbir etkenin kalmamasıdır.
Bu düşünceden hareketle sanatçı alt platformdaki eleştiri hedefi olan yanmayan içi boş yıldız kümeleri (ki sanatçıya göre içi boş ‘’şey’’ler ve ‘’gibi’ler yaşamaz) ile üst platformdaki bilgiye dayalı daire olarak biçimlenmiş fosfor noktaları arasında dikey çizgisel biçimler aracılığı ile ilişki kurar. Çizgi, bir bütün halinde çalışılmış pentürde plastik yapıyı tamamlayıcı eleman rolündedir. Dikey çizgiler, kinetik yapıyla izlenmesi gerekeni işaret ederken, dikkat çektiği ve birbirine taban tabana zıt iki durumu da imlemektedir. İçi boş, kök bilgiden yoksun üçken biçimlere karşılık bilginin sağladığı yığılmalarla iç enerjisini koruyan daire formundaki fosforla desteklenen biçimler.
Karadana’nın aldığı tavır ve tepkiler bilgiye dayalıdır. Bilgi evrenseldir, ama her toplumun varettiği kültür içine birbirinden farklı etmenlerle yerleşir. Bu noktadan hareketle düşünmek gerekirse; her toplumun varettiği kültür kalıtsal kabul edilir. Kuşaklar boyu edinilen bilgiye dayalı deneyimlerin birbirine eklenmesiyle simgesel olarak taşınır. Her ulusun kendi kökünden gelen değer-bilgi-deneyim formları vardır ve bu formlar toplumlarda kendi kültür uzantıları olarak varlığını hep sürdürür. Kültür, ulusların bir kuşaktan diğer bir kuşağa mirasıdır, gizil güçtür ve dayanıklıdır. Sosyal kişiliğin oluşmasında en önemli etkendir ve davranış örüntülerini belirleyen, yaşam desenini oluşturan yapının kök bilgilerinden beslenir. Bu noktada sanatçının herbir duruma evrensel olarak baktığını vurgulamakta yarar vardır ve sorunsalına hangi açıdan bakarsak bakalım (sosyolojik, psikolojik, siyasi vs) bizi ulaştırdığı ve buluşturduğu nokta bilgi ve deneyimlerle üst üste yığılı bilgi gelişimidir. Onayladığı biçim de bu dur. Gelenek-görenek-tabu anlayışıyla değil, tam zıt düşüncelerle tavır almaktadır. İnsan ulaştığı noktadan, insansal özelliklerini koruyarak ilerlemelidir. Eş değişle, düşünen, emek veren, kendini olabildiğince geliştiren, kendi tercihleri, kendi seçimleriyle yaşayan ve özgür insan-uygar insan-bilgili insan olarak yoluna devam etmelidir.
Sanatçının tüm düşünsel ve eylemsel tavrını destekleyen yapıtta, ilk kez kendisinin kullandığı fosfor, üst platformda yuvarlak biçimlerle resme dahil edilmiştir.
Karadana 1988 yılında döneminin en avangart tavrıyla resimlerine dahil ettiği bu malzemenin seçimiyle, içindeki enerjik yapıyı resimlerine dahil ederek, görülmezi görünür kılmıştır.
Bu durum, sanatçının, ‘’bilgiden çıkan her şey yaşamaya devam eder’’ teziyle özdeştir.
Belgin Balanoğlu Alagöz

25 Haziran 2010 Cuma

SANAT TARİHİNE YÖN VERMİŞ SANATÇILARIN YAŞAMLARINDAN KESİTLER-2, Paul Gauguin


 ARTİST-MODERN DERGİSİ EKİM 2009 tarihinde yayınlanmıştır..

Paul Gauguin:
Paul Gauguin, Toulouse Lautrec, Van Gogh trajik yaşamları ile özdeşleşmiş yirminci Yüzyıl sanatına ayrı ayrı ama ortak bir tepkiyle farklı bir dil kazandırmış sanatçılar.
Gauguin'in yaşadığı çağ'da Empresyonist resimler bir evvelki akımların etkisini silmiş ve yeni bir akım doğmuştu. Kaldı ki, empresyonistler bile kendi çağlarında tepkilerle karşılaşıyorlar tam olarak benimsenmiyorlardı. Çünkü alışılagelmiş gerçek görünenin betimlemesinden uzak resimlerdi Empresyonist ressamların çalışmaları. Hayranlık duyulabilecek görüntülerden uzak, çizgisiz, kompozisyonların kendince belirlendiği, resme bakınca net bir sonucun-kararın alınamadığı resimlerdi bunlar. Uyumsuz fırça darbeleri ile oluşturulan resimlerde inandırıcı mekânlar ve objeler yoktu. Günlük hayatı betimleyen resimlerde tarihsel saygınlığı yansıtan etkiler de yoktu. Ama sanata farklı bir anlatım ve teknik dil kazandıran bu ressamlar bununla da yetinmeyip farklı arayışlar içine girdiler. Sonuç olarak, sanat tarihinin modern resme geçişinin de ilkleri oldular. Gauguin'i izleyen küçük bir grup Nabi'ler adını alan bir resim hareketi başlatmışlardır. 



PAUL GAUGUİN; YAŞAMI VE SANATI
7 Haziran 1848'de Paris'te doğdu. Babası Clouis Gauguin gazeteciydi. Cumhuriyetçilerin en ateşli yazarlarından biriydi. Annesi Aline Chazal, taş baskı üzerine çalışan bir ressamın kızıydı. Anneannesi Flora Tristan Argon'lu Borgia'lardan geliyordu. Gauguin her zaman damarlarında Borgia'ların kanı olduğunu söylerdi. 1851'de Louis Napeleon'un hükümet darbesinden sonra babası ailesi ile birlikte Peru'ya yerleşti. Gauguin heyecanlı ve hareketli yaşamı o günlerde başladı. Lima'nın beyaz evleri, yeşil ağaçları, mavi denizi, güneş yanığı insanları, bu insanların canlı renklerdeki elbiseleri onda renk tutkusunu yaratmıştı belki de. Gauguin 7 yaşında annesi ile birlikte Orleans'daki amcasının yanına döndü. 17 yaşında gemici oldu. 6 yıl dünyanın tüm denizlerini gezdi. 23 yaşında denizciliği bıraktı ve Paris'de borsa simsarı Bertin'in yanında çalıştı. 12 yılda böyle geçti. Gauguin, ev ve işyeri arasında gidip gelen çalışkan ve örnek bir ev erkeği idi. Kazancı da iyiydi. Danimarkalı Mette Sophie Gat ile evlilik yaptı. Çok mutlu başlayan evlilikleri yıllar sonra hayal kırıklığı ve acı ile bitecekti. Mutlu yıllarla birlikte beş çocukları oldu.
Her şey Gauguin'in arkadaşı Emilie Schuffenecker'ın resim hevesi yüzünden başladı. Schuf'da bir bankada memur idi. Her haftasonu eline boya kutusunu, sehpasını alıp kırlara çıkar ve resim yapardı. Bir gün bu keyifli Pazar gezintisine Gauguin'i de çağırdı. Gauguin fırça, boya ve renkleri görünce içsel bir coşkuyla fırçaya sarıldı, eline fırçayı alır almaz korkunç bir büyüye kapılır gibi oldu: Bir daha fırçayı hayatı boyunca elinden bırakmadı.
Manzara resimlerinden portreye, portreden çıplaklığa geçti. Evliliklerinin ilk sorunu Gauguin'in çocuklarının dadısını yatağa uzanmış çıplak resmini yapması ile başladı. Resmi gören karısı hıçkırıklara boğuldu. Hem kıskançlık duymuştu hem de eşinin artık resme kapılıp evden uzaklaşması onu öfkelendirip hırçınlaştırmıştı. Gauguin, otuz beş yaşında resme başladı ve işini bıraktı. Sürekli geliri yoktu artık ve geçim sıkıntısı çekmeye başladılar ve hatta geçinemez oldular. Karısı bu durum karşısında da tepkiler göstermeye başlayınca ''Bana bir yıl izin ver, başarılı olmazsam resmi bırakırım'' dedi ama yalan söylediğini kendisi de biliyordu. Bir yılın sonunda başarılı olamadı, artık sefalet çizgisinde yaşıyorlardı. Karısı Mette, hayallerle yaşayacak bir kadın değildi, çocuklarını alıp Kopenhag'a ailesinin yanına kaçtı. O da eşinin yanına gidip büyük oğlu Clavis'i alıp Paris'e geldi. Gauguin küçüklüğünde resme yeteneği olan bir çocuk değildi. Ayrıca okulda, atölyede, akademide eğitim almamıştı. Yalnız, içinde yıllardan beri bir renk karışıklığı ve coşkusu birikmişti. Yaptığı tablolarda bol bol, parça parça renkler saçılıyordu. Resme empresyonist anlayışla başladı. Pissarro ona ''pazar günü ressamı'' diyordu ama Pissarro ve Monet sonraları onun resimlerini beğenmeye başladı. Ancak sanatçı çok geçmeden onların anlayışından ayrıldı. Empresyonistler, ışıkta titreşen soluk renkler arar ve böylece konunun çerçevesini bir tek canlılık içinde sürüklemeye çalışırken, Gauguin, renkleri birer yoğun leke halinde vurmaya bakıyor, konuları sağlam ve kitleler halinde işliyordu. Empresyonistler için renkler, gözde bir izlenim yaratmalıydı. Gauguin ise; ''niçin görmediğimiz rengi vuralım, niçin canlı renkler kullanmayalım?'' diyordu. ''Kiliselerimizin pencerelerine gözenekler yapanla mavi ile kırmızıyı bir arada kullanmışlar, biz niye çekinelim?'' diyordu.
Gauguin, pembe köpek yapmıştı, kırmızı at'ta, kırmızı ağaç da... Onun resme başlaması nasıl birden bire olmuşsa, üne kavuşması da hiç beklenmedik bir anda olmuştu. 1891'de açtığı bir sergide kırk tablosu satılmış, büyük bir servete kavuşmuştu. Artık, çok sefalet çektiği Paris'ten kaçmaya karar verdi. İnsanların, havanın, renklerin katışıksız, saf olduğu ülkelere gidecekti ve bir gemi ile Tahiti'ye gitti. Çocukluğundaki yakıcı güneşe çocukluğundaki yakıcı güneşe, canlı renklere, kaynayan o kızgın coşkun atmosfere kavuşmuştu. Yanık tenli insanlar, renkli elbiseler içinde nar yüzlü kadınlar, ateş parçası çiçekler, mükemmel doğa, saflık dokunulmazlık onun duygularını tetikliyordu. Ancak, sefalet burada da peşini bırakmamıştı. Bir yıl sonra Paris'e gidip sergi açtığında, umduğunu bulamadı. Bonnard, Vuillard gibi birkaç ressam arkadaşı yaptığı resimleri çok beğendi. Tam o parasız günlerini yaşarken amcası öldü. Mirastan kendine düşen payla tekrar ışıklı-sıcak, saf doğası ve insanları olan adalara geri döndü. Umutsuzluk içinde idi çünkü diğer sergisinde satılan resimler onun beğenmediği ilk anlayışının resimleriydi. Şimdi, bu resimlerde kendini bulduğuna inanıyordu, Paris ise bu resimleri beğenmekten uzak bir tutum içine girmişti.
Gauguin, 1897'de birçok felaket yaşadı, kızı Aline öldü, karısı ilişkisini tümden kesti, kendisi hastalandı. Sinirleri de bozulmuş, yaşama gücünü kaybetmişti. Buna karşılık, sanat üretimi daha da yoğunlaşmıştı, en büyük yapıtlarını bu döneminde verdi. Çektiği para sıkıntısından ötürü ve cüzam hastalığı canından bezdirmişti onu. Kendisini öldürmeye kalktı. Çaresizlikten Peru resmi makamlarına vergi memuru olarak girdi. Yaşayışı, davranışları çalışma arkadaşlarını rahatsız etti. Herkes onu kendini beğenmiş ve yabanıl buluyordu. Kendine gösterilen tepkilerden rahatsız oldu ve işi bırakarak Tahiti'nin bir köyüne yerleşti. Burada Tahuta isminde onüç yaşında bir kızla evlendi ve bir oğlu oldu. Oğluna, kendisinin resme başlamasına neden olan arkadaşı Emile'nin ismini verdi. Burada kendini mutlu ve huzurlu hissediyordu ama bir zaman sonra bu duygusu da geçti. Çünkü cüzam hastalığı çok ilerlemişti ve yavaş yavaş ölüme gittiğini biliyordu. Tüm vücudu iltihap kaplamış, kalp hastalığı da başlamıştı. Sancılardan kurtulmak için, içki ve morfine sığınmıştı.
Yaşama gücünü yitirmişti ancak tek gücü devam ediyordu, resim yapma isteği… Yapıtlarına yansıyan ateş, vücudunu kavuran ateşle eş'di. Bundan olacak ki, son çalıştığı resim, bir Fransız köyünün karlar içindeki manzara görüntüsüydü. Adeta vücudundaki ateşten kaçmak istercesine son resmini karlar içinde bir köy yaparak gerçekleştirdi. Sanki kendinden de kaçar olmuştu medeniyetten kaçtığı gibi… Resmini bitirdiği 8 Mayıs 1903'de kendini evinden dışarı attı, kırlara doğru uzaklaştı. Arkadaşları onu birkaç saat sonra kaskatı olmuş bir durumda buldular. Elli beş Yıl önce Paris'te doğan sanatçı, haritada yeri bile olmayan Hiva Oa köyünde yaşama ve tüm renklere gözlerini yumdu. 



PAUL GAUGUİN RESİMLERİNİN SANAT ÇÖZÜMLEMESİ:
Yeni bir anlayışı oluşturan tüm ressamlar gibi onunda hayatı zorluklarla geçti. Gauguin 19. Yüzyıl Avrupa ve dünya sanatına bir ufuk açmıştı. Gauguin de çağdaşları, Cezanne, Van Gogh gibi Rönesans ve Barok sanat anlayışındaki tüm resimsel öğeleri redderek yeni bir sanat anlayışı ortaya koymuşlardır.
Gauguin ilkel kabilelerdeki saf yaşamın, uygarlığın getirdiği yozlaşmadan farklı bir yaşam olmasından etkilenmişti. Bu etki ile renkleri saf değerlere ulaştı. Renklerinde ara değerler yoktu ve boyayı kullanma biçimi yüzeyler halindeydi. Renk alanını çevre çizgileri ile sınırlıyor, perspektif ve hava perspektifinden yararlanmıyordu. Doğa resimlerinde Pissarro ve Monet' den uzaklaşması kendi iç dünyasına dönük bu sentezi oluşturması ile başladı.
Gauguin ilkel sanatın Batı resmini yenileyecek unsurları olduğuna inanıyordu. Figürlerinde görülen heyecansız, katı ve ciddi çevreler ile primitif sanata yöneldi. Yapıtlarında Girit ve Mısır sanatına yaklaştı. Çağının anlayışı olan anıtsallık, ışık-gölge, modle, kademeli ton değerleri, çizgi perspektifi, kademeli yüzeyler ve rölyef onun kompozisyonlarına asla girmedi.
Van Gogh ile sanata ait ortak ilkeler paylaştıkları halde trajik bir ayrılık yaşamışlardı. Sanatçı, resimlerinde, renkleri ve perspektifi kural dışı uygulamış, kendi renk dünyası ile kurduğu resimlerinde egzotik etkilere yer vermiştir. Resimlerinde fügürleri, doğayı ve objeleri kalın çizgilerle ayırırken renk lekelerinin kendi içindeki kuvveti ahengini de yakalamıştır. Kompozisyonları oldukça naif ve primitif etkidedir. Birçok batı sanatçısının ilkel sanata yönelmesi gibi onun da resimleri ilkel sanatın etkisindedir. Çünkü akademik eğitimi reddeden bu sanatçılar için ilkel sanat akademik eğitimin bir ant-tezi durumundadır.
Gauguin'in, 'Ay ve Yeryüzü' 1893, tablosunda Tahiti'de ürettiği tablo onun uygarlıktan kaçışının ve yerel kültürden aldığı hazzın bir resmidir. Buradaki ay formu ve çıplak kadın, uygar dünyada idealleşen kadın formundan çok farklıdır. Kendince yaşadığı bir alegori yaşamaktadır. Resimdeki tüm ögeleri doğa ve doğallıkla bağdaştırmıştır. 


Empresyonist resim etkisinden çıktıktan sonra yaptığı tüm resimler, rengin renkle planlandığı, oylum etkisinin çok az olduğu, doğanın taklidinde olmayan kendi kurgusu ile kurulan doğa kompozisyonlarından oluşmaktadır.
Sarı İsa tablosundaki formların basite indirgenmesi, kompozisyondaki her bir ögenin yüzeysel çalışılmış olması, fügürlerin yer yer kalınlaşan incelen kontürler ile çevrelenmesi tıpkı İtalyan primitiflerinden; Cinabu'enin eserlerindeki fügürleri çağrıştırmaktadır. Tahiti'de yaptığı ''Beyaz At'' ın rengi yeşile çalan beyaz renkte ve üstünde turuncu lekelerin olduğu görülmektedir. Yeşil dere, açık pembe patika ve kırmızı renkte bir at üstündeki çıplak bir yerli. Gökyüzü sıkıca yerleştirilmiş ağaçlarla örtülmüş ve resimdeki atmosferde bunaltıcı bir kapanıklık görülmektedir. 1891 yılında yaptığı ''kadınlar''ile 1892 de yaptığı ''Bugün pazara gitmeyeceğiz'' isimli iki tablosunun arasında çok az da olsa stil farkı gözlemlenmektedir. ''Kadınlar'', yerli tiplerinin örneklerindendir, diğeri ise tümü ile primitif etkidedir, geniş renk planları dekoratif etki yaratmakta ve Mısır duvar resimlerini anımsatmaktadır. ''Tahitili kadınlar ve Plaj'' tablolarında objektif bir görünüm vardır. Kimi eleştirmenlere göre resimlerinde sembolik etkiler vardır. Son resimlerinde Bretanyalı köylülerin yerini yerliler almış, doğa, cennet gibi temalara yönelirken resimlerindeki sert-köşeli yapı yerini daha yumuşak etkilere bırakmıştır. Uzak doğu resimleri ve adalarda etkilendiği ilkel sanat; Hint, Mısır, Polenezya ve Rönesans sanatlarının etkisinde (Nereden geliyoruz, Kimiz? Nereye Gidiyoruz?, 1897-98Boston Güze Sanatlar Müzesi) kalarak oluşturduğu resimdir. Resimlerinin dışında heykel çalışmaları da olan Gauguin, Kuzey dışavurumculuğunun, Soyut Sanat kuramının başlangıcını önemli ölçüde belirlemiştir. Gauguin, çağımız sanat görüşüne yeni bir perspektif kazandıran sanatçıdır.
Belgin Balanoğlu Alagöz



Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...