türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2012 Cuma

SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA




  

RH + ART Magazine (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA

III. ULUSLAR ARASI  PORTAKAL ÇİÇEĞİ PLASTİK SANATLAR KOLONİSİ

Uzun yıllarınız Akdeniz Bölgesinde geçtiyse eğer, siz de  ‘’Uluslararası Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi’’ gibi bir cümleyi duyar/okurken burnunuza mis gibi kokular gelir. Aslında oluşturulmuş olan Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisinden de tam anlamıyla yeni açan çiçeklerin ve doğa içinde gerçekleşen yaratımların güzel, yapıcı kokuları yayılmakta Türkiye ve Uluslararası Sanat ortamlarına.
Kalemlerin, fırçaların, ellerin, düşüncelerin kısacası yaratı ve emeğin, yüreklerin coştuğu günler yaşanmakta Haziran başından bu yana.

Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen ve dördüncüsü planlanmaya başlayan Portakalçiçeği Kolonisine katılan ülkeler; Makedonya, Almanya, Azerbaycan, İtalya, İngiltere, K.K.TC.,  Rusya, İspanya, Danimarka, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye. 

Konuya derinlemesine girmeden önce Ahmet Şahin’in yaşam felsefesiyle örtüştürdüğüm bir bakış açısıyla başlamak istiyorum.
Büyük İskender ölmeden önce vasiyetinde üç istekte bulunmuştur;

1-      Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı,

2-      Elde ettiği tüm zenginliğin (altın-gümüş-değerli taşlar) tabutu mezara gidene kadar serpiştirilmeli,

  3-      Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

Bu vasiyetin açıklaması ise; 
 1-      En iyi doktor dâhi ölüme çare bulamamıştır.
2-      Kazandığın her servet dünyada kalır, paylaşmayı esirgeme.

3-      ‘’Zaman’’, elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır.  Para kazanabiliriz ama daha fazla para kazanamayız. Dolayısıyla birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz. Zaman, hayatımızdır ve çok değerli bir hediyedir. Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da sana ne denli değer verdiğini bil.
Birinci vasiyet, her canlının ortak kabullendiği bir düşüncedir. Ancak, ikinci ve üçüncü vasiyeti yaşarken gerçekleştirebilen çok azdır. Portakalçiçeği gelişimini okudukça İskender’in ikinci ve üçüncü vasiyetini kendi doğal yapısıyla yaşarken yaşama katmış bir insanla karşılaşacaksınız.

Portakal Çiçeği Kolonisi ile Tanışma
Güzel bir davet aldım ve bir Pazar günü nazik ev sahibimizin yolladığı minibüs ile evlerimizden alınarak yola çıktık. Konuk yazarlar, Gazeteciler, Sanat Fakültelerinden hocalar ve Sanatçılardan oluşan grubumuzla keyifli, sıcak bir yolculuk yaptık. Yolda sohbet sürerken elbette ki sanat ortamına ait konular konuştuk. Ama odak nokta, Sanat Eleştirmenlerinle ilgili idi, söylemleri ve anlaşılmaz yazıları bir hayli espri konusu oldu. Çitliğe vardığımızda kafes hayvanlarının yer aldığı bölümü geçerek konukların ağırlandığı, sanatçıların dinlendiği-yemek yediği mekâna oturduk. Hangarın içinde bitmiş ve duvarlara asılmış resimleriyle mini bir sergi karşıladı bizi. Ahmet Bey bizi karşıladıktan sonra, elinde çekiç-çivi ile bir sanatçısının resmini duvara yerleştirmek için yanımızdan ayrıldı. Sanatçıların çalışmalarına böyle katılıyor olmasından ve aynı heyecanı yaşıyor olmasına tanık olunca gerçekten bir sanatsever, idealist iş adamıyla karşılaştığımı baştan kabul ettim. Kısa  çay molasından sonra merakla çiftliği gezmeye çıktım. Çiftlik kamelyalarında, ocak başlarında, doğa alanlarının her köşesinde keyifle üretim yapan sanatçılar konuçlanmış. Gezintim sırasında çok sevdiğim arkadaşım Heykeltıraş Serap Gümüşoğlu ile karşılaşmak benim kadar onun için de tatlı bir sürpriz oldu. Yine çok iyi tanıdığım ve saydığım Adnan Turani, Mersin’den tanıdığım Ahmet Yeşil işleri bittiği için gittiklerinden dolayı çiftlikten ayrılmışlardı. Çiftlikte zaman geçirdiğimiz sürece Ahmet Şahin’in dostları ve civar köy-kasaba-şehirlerden aileler çocukları ile ziyaret yaptıklarına tanık olduk. 


Sakarya Valisi Sn. Mustafa Büyük Bey ve Sapanca Kaymakamı Sn. Osman Sarı Bey de davetliler arasına katıldı akşamüstü. İlgi ve övgü ile sanatçıların yapıtlarını incelediler, sohbetler yaptılar, eserlerle ve sanatçılarla fotoğraflar çekildiler.
Sn. Vali Mustafa Büyük duygu ve düşüncelerini şöyle ifade etti Sanat Kolonisi ile ilgili olarak:

Sakarya için yeni ve çok güzel bir gelişim, bizi mutlu ediyor. Şehrimizde bir Sanat Merkezi olması konusunu çok heyecan verici buluyorum. Sizlerle de birlikte hem Türkiye hem Sakarya ve Sapanca’ya Sanat adına güzel gelişmeler sağlayacağımıza inanıyorum. Ahmet Şahin Bey’e ve Emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Sn. Kaymakam Osman Sarı Bey ise sohbetimiz sırasında; - Özel Sektörde çalışan İş Adamlarımızın Sanat Alanına böyle idealist katılımlarını görmekten mutlu oluyorum. Ulusal ve Uluslararası Sanatçıları biraraya getirerek Sanat Etkinliği düzenlemek, sanatçıları tanıştırmak, kaynaştırmak gerçekten çok yapıcı bir davranış. Sanatçılar Doğa Park’ta yalnızca sanat üretmiyorlar, geceleri yemek sonrasında sanat sohbetleri de yapıyorlar. Bu sohbetleri ‘’Sanat Tarihine not düşmeler’’ olarak değerlendiriyorum ve kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, Sakarya ve Sapanca’ya kazandırılan anlamlı ve değerli Sanat Etkinliğini takdire şayan buluyor Ahmet Şahin ve Ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.



Sapanca Doğa Çiftliği ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi



 


Öncelikle kısaca Sapanca Doğa Park Çiftliğinden sözetmek istiyorum; Doğa Park adından da anlaşılacağı gibi Sapanca Gölü kıyısında, orman içinde bir çiftlik. Hani diyebilirim ki; bir sürprizle karşınıza çıkan cennet. Tüm doğa içiçe geçmiş, hayvanlar, ağaçlar-bitkiler, göl ve gölet/havuzlar iç içe. Ve tabi heykeller.. Atmosfere uyum içinde şirin bir yaşam yuvası, hayvan barınakları, koca bir uçak hangarı, heykel atölyesi, ressamların iklim koşullarına göre düşünülmüş yarı kapalı atölyeleri, ve sanatçıların kuşların, kazların dolaştığı bahçe alanında çalışma tercihleri için koca şemsiyeler.. Göl kenarındaki sazlıklar çiftlik sahibi tarafından korumaya alınmış. Son yıllarda göl kıyılarına kurulan restoran ve kafeleri düşününce doğaya bu denli saygı ve sevgi duyan insana hayranlık duymamak mümkün değil. Çünkü doğanın ilkel halini bozmadan bir yapı kuran insan sayısı kalmadı gibi.. Bir uçak hangarı ve içinde gerçekten de bir uçak var. Uçak, hareket etmeye hazır gibi. Sanki siz otururken tepenizden uçup gidecek. Hangarın odak dekoru olan bu uçak, Zirai Donanım Kurumunun havadan ilaçlama uçağı imiş bir zamanlar. Ancak havadan ilaçlama yasaklanınca uçaklar da satışa sunulmuş ve uçaklara, uçuşa gençliğinden beri sevdalı olan Sivil Pilot olan Ahmet Bey satın almış. Yemek sırasında hoş bir müzik ziyafeti ile daha bir keyiflendik. Hangarda yer alan piyano, Angelus (USA) marka ve 1977 yılına ait. Çok sevdiği ama kaybettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında müzisyen olan arkadaşı Şahin Yüzak Bey ile seçmişler. Eski filmlerde izlediğimiz yan koltuklu motor ise 1930 yılı yapımı İngiliz Norton Marka.    





Çok eskilerden kalma koca bir kantar da yerini almış dekorlar içinde. Sanırım Ahmet Şahin’in kocaman sevgi yüreğini ancak bu kantar tartabilir. Eski bir şömine kış aylarının keyfini sürmek için elzem olmuş mekânda. Kanada yapımı kano da dekor içine girmiş ve eskiden deri tüccarlarının deri topladıkları bir kano olduğunu öğrendim sohbette. Evinde ise cam yemek masasının altına yerleştirilmiş maun ve meşe kaplama yarış kiki. İki tane ağaçtan sütun tavanın yapı (konstrüksiyon) elemanı ve eski Anadolu evlerinden kalma. Eski dönemlere ait kalaslar, tarihi-manevi değer olarak onun koruması altına girmiş. Evinin verandasında geyiklerin yaşam süreçlerinde attıkları boynuzlardan bir heykel tasarlanmış. Avcılığa da merakı olan Şahin’in çok eski zamanlara ait av silahları koleksiyonu da var hem çiftlik evinde hem de Kuzguncuktaki yalısında. Böylesine çok çeşitli sanatsal ve tarihsel objenin estetik bir şıklık ve özenle dekore edilmesi, keyifle yaşanası bir alana dönüştürmüş tüm mekânlarını. Çiftliğinde, ofisinde ve yalısında sevdiği, yaptığı her şey’e tanıklık etmeniz mümkün.  Müzik, Avcılık, Denizcilik, Doğa,  Plastik Sanatlar, Uçak ve uçuş tutkusuna ait biriktirdiği çok zengin bir koleksiyona sahip.





Ahmet Şahin’i Tanıyalım 
Ahmet Şahin, Elazığ’lı bir iş adamı, neredeyse tüm yaşamı boyunca doğa, insan, hayvan, sanat sevgisini yüreğinde harmanlamış. Evli, iki çocuğu, torunları ile hep aynı ortamlarda aynı duygularla sevgi üretiyorlar. Babası rahmetli olmuş ama eğitime çok önem veren hayırsever vatandaşlarımızdan.
 Sanat Kolonisinin kurucusu Ahmet Şahin Bey; yüreği insan, sanat, doğa, hayvan, antika eşyalar ve dünya kültürleri sevgisi ile dolu bir dünya insanı. On sekiz yaşından bu yana eski eserler ve sanat eserleri biriktirmeye başlamış. Doğa sporları, motosiklet merakının yanı sıra sivil pilot. Doğa, spor, sanat, edebiyat, kendi ülkesi ve yabancı ülkelerin kültürlerine karşı ilgisi onun bilinçli ve çok değerli koleksiyona sahip olmasını sağlamış. Ve çok uzun yıllara dayanan sağlam dostluklar. Sapanca Doğa çiftliği ve Kuzguncuk’taki yalısı, resim, müzik aletleri, eski ve özel gemilerden alınmış kamara pencereleri, telefonlar, dümen teşkilatı, dürbünler, radarlar, arkaik dönemlere ait seramikler, çalışma/toplantı masaları, Yurtdışı ve Türkiye de geçmişte varolan şirketlerin tabelaları, eski dolaplar, kütüphaneler ve bir dolu kitabı sayabilirim. 


Ahmet Şahin’in tarihsel değerleri olan eski eşya, eski eser, Sanat Eseri ve çeşitli aletlerden oluşan koleksiyon dizinini bu sayfalarda anlatmak pek olanaklı görülmüyor. Koleksiyoner ve doğa-sanatsever Ahmet Şahin için sanırım ayrıca bir inceleme yapmak ve yazmak gerek. Çünkü her şey o kadar estetik, ince bir zevkle seçilmiş ve bir araya getirilmiş ki.. Doğa Park ziyaretimden sonra Kuzguncuk’taki Yalısındaki söyleşimizde sanat ve antikaya ilgisinin onsekiz yaşlarında başladığını öğrendim. Babasından gördüğü antika merakını daha bir varsıllaştırarak yola çıkmış. Ressam ve müzisyen, şair, edebiyatçı dostları ile sanatla içiçe yaşamış ve yaşamaya devam etmekte. Sanata ve antikaya merakını yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerinde özel olarak kendisi araştırıp edinmiş. Doğa sevgisi, evlerinde kuş balık beslerken çok küçük yaşta başlamış ve artarak devam etmiş. Çalıştığı tüm alanlara bu sevgiyi taşımış. Beslediği hayvan sayısı üreyerek artınca hem Ankara’da hem de Marmaris-Köyceğiz arası edindiği çiftliğinde çeşitli cinslerde beslediği tüm hayvanlara ait oldukları yuvayı kurmuş ve şimdilerde sıkça yaşadığı Sapanca Doğa Park çiftliği projesini gerçekleştirmiş. 

Portakal Çiçeği Kolonisinin yapılanma öyküsünü Ahmet Şahin’in anlatılarından aktarmak istiyorum. 



-Genç yaşlardan bu yana edindiğim sanatçı dostlarım ile sık sık buluşup sohbetler yaparken düşündüğüm bu projeyi paylaşırdım. Koloni kurma düşüncesi öteden beri oluşmuştu bende. Portakal Çiçeği Şirketimi Sanat Kolonisi oluşumuna destekleyici (sponsor) yapıp yola çıktım. Sanatçıların bu oluşumdan nasıl haberi olduğunu sorduğumda; -web sitesinden ulaşıyorlar ve yurtdışında arkadaşlarımın olduğu birçok Üniversiteden hocalar da yönlendiriyor, gönderiyorlar. Sanat fakültelerinde okuyan son sınıf öğrencilerine de bu projede yer veriyoruz. Sürekli yazışmalar içindeyiz. Yurtiçi ve Yurtdışından talepler çok fazla ve ben ve ekibim Portakal Çiçeğinin giderek genişlemesi, sürekliliği için çalışıyoruz. Bu yıl engelli sanatçılarımız için davet yaptık, bu davetlerimizi sürdüreceğiz. Yakın bir zamanda ilkokul öğrencileri için de yeni bir proje düşünüyorum. Sanatçı ailemizin genişlemesini, katılımcı ressamların ve eserlerin de gelişerek daha da iyi eserler üreteceklerine inanıyorum, dedi.

Ne kadar umut, keyif, onur verici sözler dinledim sanat ve insanlık adına… Sanki bana geleceğin kendine ait anlayışlarıyla oluşacak ve farklı bir ekol de gelişecek Sanat Fakültesini, Müzesinin temellerin atıldığı bir tarihe tanıklık ediyormuşum gibi geldi. 


Tümüyle idealist duygularla ve sağlam bir organizasyonla başlattığı Portakalçiçeği Sanat Kolonisi oluşumunda kendisiyle birlikte bu özverili çalışmayı üstlenmiş olan kişilerden de söz etmek isterim.  Elbette ki Başkan Ahmet Şahin Bey ve ailesi, Genel Koordinatör; Hakan Köpri, Sanat Kolonisi Başkanı; Gazanfer Bayram (Makedonya), Koordinatör Yardımcısı; Deniz Algıer ve sanatçıların ve konukların tüm gereksinimlerini sağlayan birçok emekçiyi de söylemeden geçemeyeceğim. Ve tabii en büyük sorumluluk Ahmet Şahin sevgili eşi, çocukları ve torunlarının da yer aldığı küçük, şirin, sanat enerjisi yayan bir köy Doğa Park Çiftliği gelip-giden konuklarıyla.  

Biz sohbet ederken sanatsal etkinliklerini bitirip ülkelerine dönmek için İstanbul’a gelen sanatçı dostları geldiler yalıya. Gazanfer Bayram (Mozaik Sanatçısı-Makedonya), Marat Bekeyev (Ressam-Kazakistan), Zarko Jakimovski (Ressam-Makedonya) sohbetimize katıldılar. Bu sohbette Ahmet Şahin’in İtalya da ‘’Mozaik Oggi Derneği’’nin Başkanı Fernanda Tollemetto’ nun ‘’BRACANO’’ ödülünü vermek için davet edildiğini ve 29 Mart’ta bu ödül törenine katıldığını ve sanatçıya ödülü verdiğini bu güzel sohbetin devamında öğrendim. 

Koloni Başkanı Gazanfer Bayram Makedonyalı Mozaik sanatçısı ve Şahin ile yirmi yılı aşan dostlukları var. Bayram, Uluslararası Mozaik Derneği Başkanlığını yürütmekte ve Mozaikçiler Birliğinin saygın bir üyesi. Üsküp’te Balkanlar’da yaşayan tüm Türk kökenli insanlar gibi yaşadıkları metaforları taşların o eşsiz renkleri ışığı, enerjisi ve sessizliği içinde insan duygu ve yaşamsal kırılmalarıyla özdeşleştiriyor. Luan Starova; Bayram’a ait kitabında şöyle der sanatçının sorunsalı için; Belki de başka hiçbir sanat dalı, mozaik kadar insanlığın bütünlüğünü, kırılmalarını ve çarpışmalarını sentezleyememiştir. Makedonya gibi hem Balkan hem Akdenizli olan bir ülkede, yerin altında ve üstünde büyük uygarlıkların ruhu, insanlığın büyük MİT’leri yaratılmış, Greko-Romen antik ögeler ve İslami Medeniyetlerin alakasız parçaları bile iç içe geçmiş ve mozaik uyum arayışında tam anlamıyla bir adanma derecesinde güçlü, yaratıcı bir hayat için adeta birikmişlerdir. Gerçekten de çok değerli bir çalışmasına tanık oldum çiftlikte. Bu değerli sanatçının sanatsal geçmişini incelemenizi öneririm; http://gazanferbayram.com/aboutme.asp
Portakal Çiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi ‘ne bu yıl katılan sanatçılar;
Türkiye’den Adnan Turani, Ahmet Yeşil, Berice Nevin Berberoğlu, Çağla Göksu, Çağla Nehoş, Dilara Şahin, Mehmet Aydın Avcı, Mehmet Özer, Meral Pekün, Necdet Can, Neslihan Özgenç, Neslihan Öztürk, Berica Nevin Berberoğlu, Serap Gümüşoğlu, Şermin Ciddi. 

 

Yabancı ülke sanatçıları ise: Azerbaycan’dan Anar Eyni, Soltan Gara, Yaşar Guliyev,  İtalya’dan Claudia Chıanuccı, Guiseppe Nıstıco, Jaime Carvalho, Roberto Dragonı, İngiltere’den David Cregeen, Meksika’dan Elizabeth Ross, Makedonya’dan Gazanfer Bayram, Orhan Osmani, Yakup Hayro, Zarko Jakimovski, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Feridun Işıman, Danimarka’dan Lone Seeberg, Kazakistan’dan Marat Bekeyev, Almanya’dan Ramon Noel Tetkov, Rusya’dan Vladimir Fomichev, Zoya Norina. 


Sizlerle paylaştığım Portakalçiçeği Kolonisinin yapılandırılmasındaki önemli bir farkı vurgulamak isterim. Bu idealist sanat yapılanması, sanat eserlerinin sergilenme prensibinden yola çıkmıyor. Sanatçıların üretim yapmasına olanak tanıyan mekân oluşturmayla başlıyor. Sanatçının konuk olduğu sürece sanatsal gereksinimleri, sorumluluğu Şahin ve Ailesinin varsıl yüreğinde taşınıyor.
Ahmet Şahin’in kurduğu ‘’Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi’’   tam da bu gelişime çok büyük destek veren nitelikte. Hatta sunduğu atmosfer ve kuruluş felsefesiyle birlikte çok daha farklı bir oluşum. ‘’Sanat var mı yok mu? , Sanat nereye gidiyor?’’ gibi sorgulamalara bir cevap verir gibi karşımıza çıkıyor. Popüler Kültürün; Globalleşme, Küreselleşme başlığı altında az gelişmiş ülkelere dayattığı Kültürel bozuntuya ‘DUR’ demekte, belki de!. Modern Dünya düzeninde; teknolojinin gelişmesiyle, iletişim ve bilgi aynı anda Dünya’ya yayılırken, zaman ve mekân kavramı da aynılaştırılmaya çalışılmakta küresel güç odakları tarafından. Dayatmacı kültür ve değer fırtınası estirilmekte. Oysaki yadsınamayacak bir durum vardır ki; sanatçı öz kültürü ile beslenirken ülkesi ve dünya gidişine bakarak, yaşamı ve dünyayı sorgular. Aynılaşan dünya düzeninde sorunların da aynılaşması sanatçının söylem dilini de aynılaştırır, düşüncesindeyim. Farklı görüşler ve farkındalıklar yok olur. 


Doğa Park’ta gözlemlediğim, birbirinden farklı ülkelerden gelen sanatçıların, kendi ülke sorunlarından tepkiledikleri, modasal olmayan sanat dilleri ile sanatlarını ifade etmeleri. Bugünün sanatında, yeni arayışlar içinde olan birçok sanatçının çalışmalarında yer alan, bana göre sanatsal gelecek göstermeyen denemelere rastlanmıyor. Bu noktada belirtmem gerekir ki, zaman kavramı, bugünün birçok sanat akımını ya da dilini, Sanat Tarihi geçmişinde yaşanan; Pop-art, Op-art, Kich gibi sanat tepkilerinin yer aldığı dönemler olarak kalacaktır. Çünkü aslolan sanat yaratımı, yüzyıllardır farklı dillerin gelişimine rağmen ayakta durmaktadır. 


İşte tam da bu noktada ‘’Portakalçiçeği Sanat Kolonisi’’ , ‘’Sanatta süreklilik’’ ilkesiyle örtüşen bir yapı kurmuştur. Bugüne değin gerçekleşen sanatsal oluşum biçimlerinden farklı bir anlayışla yapılanmış. Kesinlikle geleceğe göre tasarımlanmış. Ve hatta bu yıl Portakalçiçeği Kolonisinin dernek çalışmalarının da başladığını öğrendim Ahmet Şahin ile yaptığımız söyleşide. Gelenekselleşmeye başlayan Portakalçiçeği Kolonisinde gerçekleştirilen sanat eserleri, İstanbul ve Ankara da sergilenmekte ve sonrasında şu an Ankara da inşaatı süren Portakalçiçeği Rezidansa monte edilecek ve yerleştirilerek sürekli sergi olanağı yaratılacak sanatçıların eserlerine. Ahmet Şahin’in inşaat şirketi tarafından Ankara ‘Portakal Çiçeği Vadisi’nde şehrin en yüksek binası (165m.) olarak yapımı devam ediyor. Rezidanssın özelliği yalnızca yüksekliği ve akıllı bina donanımlı olması değil. Tümü ile doğal tabiat yaşamına saygı ve sevgi duygusu ile imar edilmekte. Yerleşim alanlarından daha büyük yeşil alana sahip olan Rezidans bu anlamda belki de Türkiye’de bir ilk. Sanatsever Ahmet Şahin’in, Doğa alanları ile kuşatılmış Rezidansında daimi bir sergi salonu da yeralmakta.


Zaten, Sapanca Doğa Park’ta kurulan Portakalçiçeği Kolonisi, ismini Doğa içinde yapılanmakta olan Rezidans ’tan almış. Sanatçılara sunulan doğal tabiat ortamı, şehirlerde yuvalanmak zorunda olan sanatçılar için, doğayla içiçe, tabiatın kokusu, görsel zenginliği, şehrin trafik keşmekeşinden, yaşam kargaşasından uzak huzur içinde ve keyifle yaşanan bir sanat atmosferine dönüşmekte. Sanatçılar eminim ki, bu görsel şölenden aldıkları ruhsal coşkuyla, kendi sanat söylemlerinin de en coşkununu yaratmakta. Eş zamanlı olarak, çağın sorunlarından biri olan ‘yalnızlık/yabancılaşma’ gibi kavramların, sanatçının, paylaşımcı/spontane/çocuksu yüreğinde açtığı acıtma-incinme duyguları, bu muhteşem atmosferde kısa süreliğine de olsa önemini yitirmiş durumda.  Duygular, kişisel çatışmaların izi, boşluklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar bile onarılmakta/yeniden düzenlenmekte. Yeni bir coşkuyla yaşama bıraktığı yerden yeniden başlamakta sanatçılar belki de!.
Yüzyıllardır sanatçının sorunu olan ‘meta’ da önemini yitirmiş durumda, zira Ahmet Şahin, sanatçıları tüm yüreği ile kucaklıyor, konuk ediyor ve sanatta dönem dönem yaşanılan bir sanat kardeşliği, dostluğu, paylaşımı kısacası birleşimi kuruyor.


Pek çok çağ gibi, Sanat Yapıtı ve Sanatçı Kimliğini kuşatan onca sorunla boğuşan sanatçının, yaratma edinimini kaybetme tehlikesiyle ile karşı karşıya kalma olasılığı yüksek görülüyor. Modernleşen dünyada, hızlı değişimlerin yarattığı; Değerlerin: değişim/dönüşüm süreçleri yaşanmadan hızla dönüştürülmesinin beraberinde getirdiği birçok algı farklılıkları ve davranış biçimleri, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapıyı etkilerken herşey’e duyarlı olan sanatçı, oluşan bu çatışkılarla da boğuşmak zorunda kalmakta. Modernleşen dünyada Bireyselleşmenin, yön değiştirerek veya bozuntuya uğrayarak bencilik/ego-ben duygusu ile yer değiştirmesi, paylaşım duygusunun merkezi olan ‘sevgi’ duygusunun da sınırlanmasını beraberinde getirmekte.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Modernite ile hız kazanan kültürel ve ekonomik boyuttaki sosyolojik değişimler; küreselleşme/global dünya düzeni gibi dayatmacı sistemlerin, sanatçı yaşamında, yaratımları ve kendini varetmesinde zor koşulları da beraberinde getirmekte eş zamanlı olarak. Sanatçıyı ve sanat olgusunu en olumsuz etkileyen unsur eminim ki bireysel iletişimlerle sanat yolunu varetmeye çalışması. Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi bu anlamlarda da sanatçıların gereksinimleri olan ve sanatçının kendi doğasıyla örtüşen yeni ve farklı bir yol açıyor, gibi gözükmekte. Sanatçı kimlik taşıyan sanat yaratıcıları Doğa Park’ta değişim gereksiniminin yaydığı gerginlikten uzak, mekân ve zaman telaşından uzak sanat dillerini mutluluk içinde yapılandırmaktalar. Sanatçılar, toplumdaki sorunlar ve durumları en hızlı görür-hisseder ve tepkiler. Çağımızda özellikle iletişim çağının yarattığı hız ve dünyanın dörtbir köşesinden haberdar olan sanatçının elektik duygularını sentezlemeye gereksinimi var, diye düşünüyorum ve bu sanat etkinliği ve sağladığı atmosfer, sanatçıların üretimlerinde faydalı bir kaçma noktasına dönüşebilir düşüncesindeyim. 
Düşünün ki, resim, heykel, mozaik, seramik gibi sanat disiplinlerine yönelik eserlerin tavus kuşları, flamingolar, turnalar, sülünler, yaban kazları, yaban koyunları, minyatür keçiler, poni atları, ceylanlar, kediler, köpekler, at’lar ve tüm bu hayvanların doğal yaşam koşullarının sağlandığı binbir çeşit orman bitkileri, göl ve ağaçların ortasında ağaçlardan yapılmış kulübelerin, yaşam alanların olduğu bir atmosferde Sapanca Doğa Park Çifliğinde sanat üretmek kim istemez ki?

Ahmet Şahin ve ailesine kendi sanat anlayışım, dostluk, sevgi, paylaşım anlayışım adına teşekkürlerimi yolluyorum.

Belgin Balanoğlu Alagöz

25 Haziran 2010 Cuma

SANAT TARİHİNE YÖN VERMİŞ SANATÇILARIN YAŞAMLARINDAN KESİTLER-2, Paul Gauguin


 ARTİST-MODERN DERGİSİ EKİM 2009 tarihinde yayınlanmıştır..

Paul Gauguin:
Paul Gauguin, Toulouse Lautrec, Van Gogh trajik yaşamları ile özdeşleşmiş yirminci Yüzyıl sanatına ayrı ayrı ama ortak bir tepkiyle farklı bir dil kazandırmış sanatçılar.
Gauguin'in yaşadığı çağ'da Empresyonist resimler bir evvelki akımların etkisini silmiş ve yeni bir akım doğmuştu. Kaldı ki, empresyonistler bile kendi çağlarında tepkilerle karşılaşıyorlar tam olarak benimsenmiyorlardı. Çünkü alışılagelmiş gerçek görünenin betimlemesinden uzak resimlerdi Empresyonist ressamların çalışmaları. Hayranlık duyulabilecek görüntülerden uzak, çizgisiz, kompozisyonların kendince belirlendiği, resme bakınca net bir sonucun-kararın alınamadığı resimlerdi bunlar. Uyumsuz fırça darbeleri ile oluşturulan resimlerde inandırıcı mekânlar ve objeler yoktu. Günlük hayatı betimleyen resimlerde tarihsel saygınlığı yansıtan etkiler de yoktu. Ama sanata farklı bir anlatım ve teknik dil kazandıran bu ressamlar bununla da yetinmeyip farklı arayışlar içine girdiler. Sonuç olarak, sanat tarihinin modern resme geçişinin de ilkleri oldular. Gauguin'i izleyen küçük bir grup Nabi'ler adını alan bir resim hareketi başlatmışlardır. 



PAUL GAUGUİN; YAŞAMI VE SANATI
7 Haziran 1848'de Paris'te doğdu. Babası Clouis Gauguin gazeteciydi. Cumhuriyetçilerin en ateşli yazarlarından biriydi. Annesi Aline Chazal, taş baskı üzerine çalışan bir ressamın kızıydı. Anneannesi Flora Tristan Argon'lu Borgia'lardan geliyordu. Gauguin her zaman damarlarında Borgia'ların kanı olduğunu söylerdi. 1851'de Louis Napeleon'un hükümet darbesinden sonra babası ailesi ile birlikte Peru'ya yerleşti. Gauguin heyecanlı ve hareketli yaşamı o günlerde başladı. Lima'nın beyaz evleri, yeşil ağaçları, mavi denizi, güneş yanığı insanları, bu insanların canlı renklerdeki elbiseleri onda renk tutkusunu yaratmıştı belki de. Gauguin 7 yaşında annesi ile birlikte Orleans'daki amcasının yanına döndü. 17 yaşında gemici oldu. 6 yıl dünyanın tüm denizlerini gezdi. 23 yaşında denizciliği bıraktı ve Paris'de borsa simsarı Bertin'in yanında çalıştı. 12 yılda böyle geçti. Gauguin, ev ve işyeri arasında gidip gelen çalışkan ve örnek bir ev erkeği idi. Kazancı da iyiydi. Danimarkalı Mette Sophie Gat ile evlilik yaptı. Çok mutlu başlayan evlilikleri yıllar sonra hayal kırıklığı ve acı ile bitecekti. Mutlu yıllarla birlikte beş çocukları oldu.
Her şey Gauguin'in arkadaşı Emilie Schuffenecker'ın resim hevesi yüzünden başladı. Schuf'da bir bankada memur idi. Her haftasonu eline boya kutusunu, sehpasını alıp kırlara çıkar ve resim yapardı. Bir gün bu keyifli Pazar gezintisine Gauguin'i de çağırdı. Gauguin fırça, boya ve renkleri görünce içsel bir coşkuyla fırçaya sarıldı, eline fırçayı alır almaz korkunç bir büyüye kapılır gibi oldu: Bir daha fırçayı hayatı boyunca elinden bırakmadı.
Manzara resimlerinden portreye, portreden çıplaklığa geçti. Evliliklerinin ilk sorunu Gauguin'in çocuklarının dadısını yatağa uzanmış çıplak resmini yapması ile başladı. Resmi gören karısı hıçkırıklara boğuldu. Hem kıskançlık duymuştu hem de eşinin artık resme kapılıp evden uzaklaşması onu öfkelendirip hırçınlaştırmıştı. Gauguin, otuz beş yaşında resme başladı ve işini bıraktı. Sürekli geliri yoktu artık ve geçim sıkıntısı çekmeye başladılar ve hatta geçinemez oldular. Karısı bu durum karşısında da tepkiler göstermeye başlayınca ''Bana bir yıl izin ver, başarılı olmazsam resmi bırakırım'' dedi ama yalan söylediğini kendisi de biliyordu. Bir yılın sonunda başarılı olamadı, artık sefalet çizgisinde yaşıyorlardı. Karısı Mette, hayallerle yaşayacak bir kadın değildi, çocuklarını alıp Kopenhag'a ailesinin yanına kaçtı. O da eşinin yanına gidip büyük oğlu Clavis'i alıp Paris'e geldi. Gauguin küçüklüğünde resme yeteneği olan bir çocuk değildi. Ayrıca okulda, atölyede, akademide eğitim almamıştı. Yalnız, içinde yıllardan beri bir renk karışıklığı ve coşkusu birikmişti. Yaptığı tablolarda bol bol, parça parça renkler saçılıyordu. Resme empresyonist anlayışla başladı. Pissarro ona ''pazar günü ressamı'' diyordu ama Pissarro ve Monet sonraları onun resimlerini beğenmeye başladı. Ancak sanatçı çok geçmeden onların anlayışından ayrıldı. Empresyonistler, ışıkta titreşen soluk renkler arar ve böylece konunun çerçevesini bir tek canlılık içinde sürüklemeye çalışırken, Gauguin, renkleri birer yoğun leke halinde vurmaya bakıyor, konuları sağlam ve kitleler halinde işliyordu. Empresyonistler için renkler, gözde bir izlenim yaratmalıydı. Gauguin ise; ''niçin görmediğimiz rengi vuralım, niçin canlı renkler kullanmayalım?'' diyordu. ''Kiliselerimizin pencerelerine gözenekler yapanla mavi ile kırmızıyı bir arada kullanmışlar, biz niye çekinelim?'' diyordu.
Gauguin, pembe köpek yapmıştı, kırmızı at'ta, kırmızı ağaç da... Onun resme başlaması nasıl birden bire olmuşsa, üne kavuşması da hiç beklenmedik bir anda olmuştu. 1891'de açtığı bir sergide kırk tablosu satılmış, büyük bir servete kavuşmuştu. Artık, çok sefalet çektiği Paris'ten kaçmaya karar verdi. İnsanların, havanın, renklerin katışıksız, saf olduğu ülkelere gidecekti ve bir gemi ile Tahiti'ye gitti. Çocukluğundaki yakıcı güneşe çocukluğundaki yakıcı güneşe, canlı renklere, kaynayan o kızgın coşkun atmosfere kavuşmuştu. Yanık tenli insanlar, renkli elbiseler içinde nar yüzlü kadınlar, ateş parçası çiçekler, mükemmel doğa, saflık dokunulmazlık onun duygularını tetikliyordu. Ancak, sefalet burada da peşini bırakmamıştı. Bir yıl sonra Paris'e gidip sergi açtığında, umduğunu bulamadı. Bonnard, Vuillard gibi birkaç ressam arkadaşı yaptığı resimleri çok beğendi. Tam o parasız günlerini yaşarken amcası öldü. Mirastan kendine düşen payla tekrar ışıklı-sıcak, saf doğası ve insanları olan adalara geri döndü. Umutsuzluk içinde idi çünkü diğer sergisinde satılan resimler onun beğenmediği ilk anlayışının resimleriydi. Şimdi, bu resimlerde kendini bulduğuna inanıyordu, Paris ise bu resimleri beğenmekten uzak bir tutum içine girmişti.
Gauguin, 1897'de birçok felaket yaşadı, kızı Aline öldü, karısı ilişkisini tümden kesti, kendisi hastalandı. Sinirleri de bozulmuş, yaşama gücünü kaybetmişti. Buna karşılık, sanat üretimi daha da yoğunlaşmıştı, en büyük yapıtlarını bu döneminde verdi. Çektiği para sıkıntısından ötürü ve cüzam hastalığı canından bezdirmişti onu. Kendisini öldürmeye kalktı. Çaresizlikten Peru resmi makamlarına vergi memuru olarak girdi. Yaşayışı, davranışları çalışma arkadaşlarını rahatsız etti. Herkes onu kendini beğenmiş ve yabanıl buluyordu. Kendine gösterilen tepkilerden rahatsız oldu ve işi bırakarak Tahiti'nin bir köyüne yerleşti. Burada Tahuta isminde onüç yaşında bir kızla evlendi ve bir oğlu oldu. Oğluna, kendisinin resme başlamasına neden olan arkadaşı Emile'nin ismini verdi. Burada kendini mutlu ve huzurlu hissediyordu ama bir zaman sonra bu duygusu da geçti. Çünkü cüzam hastalığı çok ilerlemişti ve yavaş yavaş ölüme gittiğini biliyordu. Tüm vücudu iltihap kaplamış, kalp hastalığı da başlamıştı. Sancılardan kurtulmak için, içki ve morfine sığınmıştı.
Yaşama gücünü yitirmişti ancak tek gücü devam ediyordu, resim yapma isteği… Yapıtlarına yansıyan ateş, vücudunu kavuran ateşle eş'di. Bundan olacak ki, son çalıştığı resim, bir Fransız köyünün karlar içindeki manzara görüntüsüydü. Adeta vücudundaki ateşten kaçmak istercesine son resmini karlar içinde bir köy yaparak gerçekleştirdi. Sanki kendinden de kaçar olmuştu medeniyetten kaçtığı gibi… Resmini bitirdiği 8 Mayıs 1903'de kendini evinden dışarı attı, kırlara doğru uzaklaştı. Arkadaşları onu birkaç saat sonra kaskatı olmuş bir durumda buldular. Elli beş Yıl önce Paris'te doğan sanatçı, haritada yeri bile olmayan Hiva Oa köyünde yaşama ve tüm renklere gözlerini yumdu. 



PAUL GAUGUİN RESİMLERİNİN SANAT ÇÖZÜMLEMESİ:
Yeni bir anlayışı oluşturan tüm ressamlar gibi onunda hayatı zorluklarla geçti. Gauguin 19. Yüzyıl Avrupa ve dünya sanatına bir ufuk açmıştı. Gauguin de çağdaşları, Cezanne, Van Gogh gibi Rönesans ve Barok sanat anlayışındaki tüm resimsel öğeleri redderek yeni bir sanat anlayışı ortaya koymuşlardır.
Gauguin ilkel kabilelerdeki saf yaşamın, uygarlığın getirdiği yozlaşmadan farklı bir yaşam olmasından etkilenmişti. Bu etki ile renkleri saf değerlere ulaştı. Renklerinde ara değerler yoktu ve boyayı kullanma biçimi yüzeyler halindeydi. Renk alanını çevre çizgileri ile sınırlıyor, perspektif ve hava perspektifinden yararlanmıyordu. Doğa resimlerinde Pissarro ve Monet' den uzaklaşması kendi iç dünyasına dönük bu sentezi oluşturması ile başladı.
Gauguin ilkel sanatın Batı resmini yenileyecek unsurları olduğuna inanıyordu. Figürlerinde görülen heyecansız, katı ve ciddi çevreler ile primitif sanata yöneldi. Yapıtlarında Girit ve Mısır sanatına yaklaştı. Çağının anlayışı olan anıtsallık, ışık-gölge, modle, kademeli ton değerleri, çizgi perspektifi, kademeli yüzeyler ve rölyef onun kompozisyonlarına asla girmedi.
Van Gogh ile sanata ait ortak ilkeler paylaştıkları halde trajik bir ayrılık yaşamışlardı. Sanatçı, resimlerinde, renkleri ve perspektifi kural dışı uygulamış, kendi renk dünyası ile kurduğu resimlerinde egzotik etkilere yer vermiştir. Resimlerinde fügürleri, doğayı ve objeleri kalın çizgilerle ayırırken renk lekelerinin kendi içindeki kuvveti ahengini de yakalamıştır. Kompozisyonları oldukça naif ve primitif etkidedir. Birçok batı sanatçısının ilkel sanata yönelmesi gibi onun da resimleri ilkel sanatın etkisindedir. Çünkü akademik eğitimi reddeden bu sanatçılar için ilkel sanat akademik eğitimin bir ant-tezi durumundadır.
Gauguin'in, 'Ay ve Yeryüzü' 1893, tablosunda Tahiti'de ürettiği tablo onun uygarlıktan kaçışının ve yerel kültürden aldığı hazzın bir resmidir. Buradaki ay formu ve çıplak kadın, uygar dünyada idealleşen kadın formundan çok farklıdır. Kendince yaşadığı bir alegori yaşamaktadır. Resimdeki tüm ögeleri doğa ve doğallıkla bağdaştırmıştır. 


Empresyonist resim etkisinden çıktıktan sonra yaptığı tüm resimler, rengin renkle planlandığı, oylum etkisinin çok az olduğu, doğanın taklidinde olmayan kendi kurgusu ile kurulan doğa kompozisyonlarından oluşmaktadır.
Sarı İsa tablosundaki formların basite indirgenmesi, kompozisyondaki her bir ögenin yüzeysel çalışılmış olması, fügürlerin yer yer kalınlaşan incelen kontürler ile çevrelenmesi tıpkı İtalyan primitiflerinden; Cinabu'enin eserlerindeki fügürleri çağrıştırmaktadır. Tahiti'de yaptığı ''Beyaz At'' ın rengi yeşile çalan beyaz renkte ve üstünde turuncu lekelerin olduğu görülmektedir. Yeşil dere, açık pembe patika ve kırmızı renkte bir at üstündeki çıplak bir yerli. Gökyüzü sıkıca yerleştirilmiş ağaçlarla örtülmüş ve resimdeki atmosferde bunaltıcı bir kapanıklık görülmektedir. 1891 yılında yaptığı ''kadınlar''ile 1892 de yaptığı ''Bugün pazara gitmeyeceğiz'' isimli iki tablosunun arasında çok az da olsa stil farkı gözlemlenmektedir. ''Kadınlar'', yerli tiplerinin örneklerindendir, diğeri ise tümü ile primitif etkidedir, geniş renk planları dekoratif etki yaratmakta ve Mısır duvar resimlerini anımsatmaktadır. ''Tahitili kadınlar ve Plaj'' tablolarında objektif bir görünüm vardır. Kimi eleştirmenlere göre resimlerinde sembolik etkiler vardır. Son resimlerinde Bretanyalı köylülerin yerini yerliler almış, doğa, cennet gibi temalara yönelirken resimlerindeki sert-köşeli yapı yerini daha yumuşak etkilere bırakmıştır. Uzak doğu resimleri ve adalarda etkilendiği ilkel sanat; Hint, Mısır, Polenezya ve Rönesans sanatlarının etkisinde (Nereden geliyoruz, Kimiz? Nereye Gidiyoruz?, 1897-98Boston Güze Sanatlar Müzesi) kalarak oluşturduğu resimdir. Resimlerinin dışında heykel çalışmaları da olan Gauguin, Kuzey dışavurumculuğunun, Soyut Sanat kuramının başlangıcını önemli ölçüde belirlemiştir. Gauguin, çağımız sanat görüşüne yeni bir perspektif kazandıran sanatçıdır.
Belgin Balanoğlu Alagöz



SANAT TARİHİNE YÖN VERMİŞ SANATÇILARIN YAŞAMLARINDAN KESİTLER-1 Paul Cezanne





 Yayınlan: Artist Dergisi; MODERN, 09/06/2009 

Paul Cezanne:
Sanat tarihi; sanata yön kazandırmış ve yeni açılımlar sunmuş, resim sanatına temel teşkil etmiş bir dolu sanatçının birbirinden esinlenerek oluşturdukları uzun ve meşakkatli yollarla örülüdür.
Sanata yön kazandırmış olan bu ressamlar; Soyut, Modern ve Çağdaş Sanatın oluşmasına, sanatın, sanat yapıtının içine toplumsal yaşamdaki sosyal-ekonomik-siyasi-felsefi düşünce, görüş, duyarlılık ve tepkilerin katılmasına etken olmuşlardır. Elbette ki tüm bu gelişim seyrederken sanatçı farklı bir duruştadır ve alışıla gelmiş yaşam düzeneğinden farklı çıkardığı sesler toplumda da tepki almalarına neden olmuştur.
Sanatçıların yaşamları toplumda merakla izlenir. Neden? Çünkü onlar sade yaşayan insanlardan daha farklıdırlar ve uygucu değildirler. Genellikle duygularını ya çok coşkun, dışa dönük ya da içlerine kapalı, depresif bir yapı içinde tüketirler. İşte onları sanatçı yapan özelliklerinden biri de bu aşırı uçlara hızlı gidiş-gelişleridir denebilir. Ve özellikle var olana başkaldırı, değiştirme isteği, farklı olabilme, her duruma farklı bir gözle ve düşünceyle bakabilme yetisini de davranışlarının içinde gözlemleyebiliriz.
Bu yazı dizisinde, sanat akımlarına öncülük etmiş, sanat tarihine mal olmuş sanatçıların kısaca yaşamları ve sanat süreçlerine değineceğim. Paul Cezanne, Paul Gauguin, Vincent Van Gogh Rönesans ve Barok anlayışındaki tüm resimsel ögeleri reddederek yeni bir sanat anlayışını ortaya koymuşlardır. Henri Matis ise; eleştirmenlerin ''vahşi renkler'' olarak tanımladığı şiddetli renk kromaları, doğa dışı renkler ve ayrıntıları atarak oluşturduğu resimlerinde bir grup dostu ile Fovizmin on yıl süren dönemini başlatmıştır. Dönemlerine ait resim anlayışını değiştirirken aynı zamanda resim yapan diğer ressamlardan daha dramatik yaşam sürdürmüşlerdir.
İzlenimcilik (Empresyonizm) Akımını başlatan ressamlar; Akademik geleneği reddetmiş ışığın hareketleri (açık hava), resmin duyusal izlenimlerini yakalamayı, ışık-renk-hareket duyumları yaratmayı, renkleri; eşit gölgeler ve tonları yerinde seyrek fırça hareketleri ile dağınık olarak uygulama gibi farklı fırça ve teknik dil oluşturmuşlardı. Ayrıca, akademi ressamlardan büyük farkları; öykü anlatmak, ahlak dersleri vermek, toplumsal ve dinsel mesajlar yollamak gibi dertlerinin olmaması idi. Bu tavır birçok tutucu eleştirmen tarafından, geleneğe karşı olarak görülüp 'Bitmemiş' anlamına gelen 'izlenimci' terimi ile değerlendirmişlerdi. Ve bu sanatı uygulayan sanatçılar ''İzlenimci bitmemiş'' terimini yaptıkları çalışma ve arayış biçimine uygun bularak üstlendiler. Bu geleneksel konuları akademili ressamlara bıraktılar.
İzlenimcilik (Empresyonizm) dönemi gelişirken diğer Sanat Akımı süreçlerinde olduğu gibi kendi içinde geçişleri olmuştur.
İzlenimcilik; Yeni İzlenimcilik, Ard-İzlenimcilik, Doğalcılık, Yanılsamacılık, İdealizm, Modernizm, Fovizm. Yeni İzlenimciler: İzlenimciler gibi an ve hareketle ilgilenmediler, Georges Seurat, (1859-1891) resimlerini tasarlayarak yapıyor, ilk kez tuval üzerinde düzenleme çalışmasını başlatıyordu. Renkle ilgili olarak gözümüzün rengi nasıl kaydettiğine ait kuramlar geliştiren ve Noktacılık, Divizyonizm araştırmalarında fırça tuş tekniğini de resim diline katmış oluyorlardı. Tüm bu araştırmaya bağlı çalışmaları ile Yeni İzlenimciler, iki büyük grup olan İzlenimciler ve Art İzlenimciler arasında birleştirici bir geçiş oluşturmuştur.
İzlenimci ressamlar (Empresyonizm); Akademik geleneği reddetmiş ışığın hareketleri (açık hava), resmin duyusal izlenimlerini yakalamayı, ışık-renk-hareket duyumları yaratmayı, renkleri; eşit gölgeler ve tonları yerine seyrek fırça hareketleri ile dağınık olarak uygulama gibi farklı fırça ve teknik dil oluşturmuşlardı.
 
PAUL CEZANNE SANATI:
Cezanne'nın resme başladığı yıllarda resim sanatına empresyonist akım hakimdir. Ancak onun ilk resimleri siyah ve gri renklerde romantik çalışmalardır. Empresyonistlerden etkilenmiş ve renkler üzerine araştırmalar yapmıştır. Paris'teki ilk dönemlerinde, özellikle Delacroix'nın sanatından etkilenmiş olduğu anlaşılmaktadır
Resimlerine renk girmese de blok etkiler oluşturmuştur. Yine de fırça darbeleri küçük renkleri kalın ve dağınık kullanır. Resimlerindeki renklerde kirliliğin yerini yoğun renkleri almaya başlar. 1874-1877 yılları onun eserlerindeki kişisel anlayışı oluşturduğu devresidir. Geometrik formlarla kompozisyon düzenlemesi başlatır. Portrelerinde duygu ifadesine yer vermez. Nesnelerin oylumsal formlarını renklerle ifadelendirme çabası içindedir. Paletinde her resim için hemen hemen otuz beş renk kullanır. Tablolarındaki yapılanma bir müzik eseri gibi Renk ve biçim açısından ritmik bir akıcılık içindedir. Renklerde saf değerlere ulaştığı halde bağıran ve düzeni bozan tonlar yoktur. Renge renk ile cevap verir. 1855-1895 yılları arasında geometrik biçimleri (koni, silindir küre) daha belirgin kullanır. Fırça darbeleri yukarıdan aşağıyadır. Uzakla yakın arasında renk perspektifi kullanmaz. Hacimler, parça parça ve yan yana çıkıntılı yüzeyler halindedir. Bilimsel perspektif resimlerinde yoktur. Rönesans'ın getirdiği perspektif anlayışı (siyah beyaz değerlerle yapılan hacim anlayışı) yerine renk frekansları ile oluşturduğu ahenkli geçişler ile hacim oluşturmaktadır. Bu üslup, Rönesans Resim Anlayışı'nı bitirir. Bir tür soyutlama başlamıştır resimlerinde. Cezanne'ı özgünleştiren çalışmaları Empresyonist Akımı da durdurur. Son yıllarında Kübizm'in de temelini atmıştır.
Cezanne'ın çalışmaları, sanatta ve yaşamda yeni bir dünya görüşünün oluşmasına etkendir. Picasso ve Braque''ın modern dünyayı biçimlendirmeleri Cezanne'nın Kübist yapıyı oluşturması ile başlar.
Cezanne'nın resimlerinde doğanın karışık yapısı, geometrik formlarla somutlanarak biçimlenir. Portrelerinde kişilik özelliğini vurgulayan bir yapı gözlenmez. Çıplak vücutlarda duygusal bir biçim ve renk yoktur. Natürmortlarında örtüleri katı, meyveleri hayat izinden uzaktır. Ancak bu sağlam ve basit yapılar, insanda anıtsal bir etki yaratır. Onun için hayat, nesnelerle değil, düzenlemenin renklerle olan ilişkisindedir. Cezanne, bu çağın fikir dokusunu oluşturan yaratıcı görüşü ve farklı düşünce biçimi ile çağa imzasını atmıştır. Birçok tarihçi Cezanne'ı Modern resmin babası olarak kabul eder. 

YAŞAMI:
19 Ocak 1839 da Fransa'nın Aix-en Provence'da doğdu. Babası, şapkacı Lois-Auguste Cezanne, annesi Anne Elizabette Honorine Aubert'dir. Babası ve annesi, Cezanne doğduktan beş yıl sonra evlenmişlerdir. Annesi, oğlunun sanata olan ilgisini desteklemek amacı ile babasını yumuşatmak için uğraşırken, babası yaşadığı Aristokrat çevreye ulaşabilmek için oğlunun avukat veya hakim olması için uğraşmaktaydı. Gözü yükseklerde olan bir adamdı. Para hırsı onun meslek değiştirmesine neden olmuştu. Şapkacılığı bırakıp bankerliğe başlamıştı. Bu gelişme içinde Cezanne'da babasının serveti içinde büyük bir köşk de yaşamaya başlamıştı. Ancak babasının aksine sessiz, boynu bükük, içine kapalı bir çocuktu. Okuduğu kolejde çok sevdiği bir arkadaşı vardı. Emili Zola, o da edebiyat meraklısı bir gençti. Ders dışında sürekli sanat sohbeti yapmaktadırlar. En sevdiği yazarlar, Victor Hugo ile Alfret de Musset'ti. Çok başarılı bir talebe olan Cezanne, okulu bitirdikten sonra Aix Müzesindeki resim derslerine yazılmış ve Zola'ya yazdığı mektupta; ''ben ressam olacağım'' diyerek babasının öngördüğü meslekleri yapmama kararını dostuyla paylaşmıştı. Ama babasının sözünden çıkamayan Cezanne, Hukuk Fakültesine yazılmak zorunda kalmış, Zola ise aynı tarihlerde Paris' gitmişti. Yolladığı mektupta Cezanne'ı Paris'e çağırıyor ve 125 frank'a Paris de yaşanabildiğini söylüyordu. Cezanne bir gün babasına karşı çıkarak Paris'e gitmek istediğini söyledi. Annesi ve kardeşi onu destekliyordu. Babası ayda sadece 125 frank yollamak şartıyla onu Paris'e yolladı. Cezanne kendini Cezanne gibi hissediyordu yani ruhu özgürleşmişti. Hemen akademiye yazıldı, sık sık Louvre müzesine gidiyor, oradaki resimlerin kopyalarını yapıyordu ancak sıkıntı ile yaşamaktan bıkmıştı. Babasının sözü aklına geldi ''Deha insanı açlıktan öldürür'', para insanın karnını doyurur''. Bu inatla ölmek deha'nın zaferi sayılmazdı. Her savaşta olduğu gibi, insan gerekirse yeniden kuvvet elde etmek için geri dönmeyi bilmeliydi. Aix'e geri dönüp babasının bankasında memur olarak çalışmaya başladı. Bir yıl çalışıp para biriktirdi ve 1862 sonlarında tekrar Paris'e döndü. Atelier Suisse'de Pissarro ile tanıştı, sanat kariyerini geliştirmesinde son derece önemli bir etken oldu bu tanışma. 1863'de Reddedilenler Salonu'nda eserlerini sergiledi ancak Akademi jürisi, sanatçıların eserlerini sergi etkinliği yapılan Paris Salonu'na gönderdi. Paris Salonu resimlerin tümünü geri çevirdi. Bu durum Akademi karşıtı öncü sanat yaklaşımlarının toplandığı bir etkinlik kimliğini böylece kazandırmış oldu. Sanat kariyerinin başlangıcındaki Cezanne'ın aynı sergide resimlerinin olması, ona da öncü kimliği kazandırmıştı. Bu arada, yakın dostu Zola 1866'da L'Evenement gazetesinde onu öven yazılar yazmıştır. 1870'e kadar Paris'te çalışmalarını sürdürmüş olmakla birlikte, 1865 ve 1866'da Aix'de uzun süreli olarak ikamet ettiği dönemlerinde babasının, amcasının ve ressam Achille Emperaire'in portrelerini palet bıçağı tekniğiyle gerçekleştirdi ve bu resimlerini koyu renklerin hâkimiyetinde çalışmıştı. 1860'larda ise coşkulu güneyli yaradılışı ile kendini bir seri melodramatik ve az çok erotik resimde ifade etmişti. Karanlık resimleri, Otopsi (1861), Cinayet (1870) gerilimin yüksek olduğu çalışmalarıdır; buna karşılık Kaçırma (1867), Aziz Antonio'nun Baştan Çıkarılışı (y1870) erotizmin hissedildiği bu döneme ait örneklerdir. Bu resimlerin ortak özelliği, belirgin bir deformasyon ve koyu renk kullanımıdır. Bu dönemde ayrıca bazı natürmort çalışmaları da gerçekleştirmiştir. Cezanne'ın on yıllık kendini bulma çabasını Zola bir arkadaşına yazdığı mektup da şöyle dile getiriyordu; ''Paul çok çalışıyor, bir hayli tuval boyadı ama onun gayesi muazzam tablolar yapmak''. Bir diğerinde ise '' 'Paul büyük bir ressamın dehasına sahip olabilir ama hiçbir zaman büyük bir ressam olamayacak. Çünkü en küçük bir engel karşısında çabucak umutsuzluğa kapılıyor''. Yaşamının çeşitli dönemlerinde okul yıllarından beri yakın arkadaş olan Emile Zola'yla yaptığı sohbetler düş gücünü harekete geçiren ilk etkenler arasındaydı. Zola'yla uzun dostluk ve araştırma yürüyüşlerine çıktığı Provence bölgesi, ressamın yaşamı boyunca bağlandığı yer oldu. Cezanne son yapıtlarında çocukluğunun ve gençliğinin anılarında geniş yer alan Provence bölgesinde gözlemlediği temalarını hep işlemiştir; Taş ocakları, akarsularda yıkananlar ve yakınlardaki alçak dağ sırasının zirvesi Sainte Victoire Dağı Zola'yla birlikte yürüdükleri zamanlardan imgesine yerleşmiş anıların uzantılarıdır. Cezanne'nın kendini bulması bir aşk ile oldu. 1870 de Fransız-Alman savaşı başlayınca güneye Marsilya yakınlarında Estaque'a yerleşti. 1871 de Paris'e geri döndü. Birçok modelle çalışmıştı Hortanse Fiouet onda derin duygular uyandırdı. Beraber yaşamaya başladılar, bir oğulları oldu. Yapıtlarında özgünleşmeye başlamıştı. Empresyonizmin renklerinden etkileniyor ''Empresyonizm, renklerin gözde olan karışımıdır, çünkü resim üzerinde olan renkler gözde yeniden ortaya çıkar'' diye düşünüyordu. 15 Nisan 1874'de Paris resim Heykel Müzesindeki büyük sergiye Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Depos Cezanne katılmıştı. Halk, bu sergiye gülmek için gidiyor, eleştirmenler yapıtlarla alay ediyordu. Hele Cezanne'nın ''Asılmış Adamın Evi'' isimli tablosu için bir eleştirmen; ''Her zaman içindeki bir delinin eseri'' yorumunu yapıyordu (Bu gün bu tablo Louvre'da bulunmaktadır). Cezanne için yazılanlar üç yıl önce yazılanlardan daha şiddetliydi. Yine bir eleştirmen ''Resimleri insanın gönlünü bulandırıyor'' diye yazmıştı. Ancak tanınmamış fakat ilerici bir eleştirmen ''Dev'ler soyundan bir ressam'' diyebilecek kadar cesur davranmıştı. Cezanne'ın bunalımlı yılları yeniden başlamıştı, Babası onun peşini bırakmıyor, oğlunun nikâhsız yaşamasına tepki gösteriyordu. Ve bu kadından ayrılmazsa aylığını kesmekle tehdit ediyordu. Cezanne o sıralar kırk yaşında idi. Sanat dışında kişilik olarak cesur bir adam sayılmazdı. Babasından gelecek harçlığın kesilmesinden korktuğu için sevgilisini ve oğlunu terk edip Aix'e döndü. Bir süre sonra babasını ikna eden sanatçı ayda üç yüz frank harçlıkla Paris'e döndü. Hortense ile on sekiz yıl birlikte yaşadıktan sonra 1884 de evlendi. Cezanne, natürmort, portre, manzara temalarından oluşan resimlerinde daima yeni bir gerçeklik yaratarak, biçimleri doğadan-gerçek görüntülerinden uzaklaşarak kendine ait bir dil ile tuvallerine aktarıyordu. Bundan ötürü Sanat tarihinde İzlenimcilik akımını oluşturan bir grup ressam içinde (Claude Monet, Camille Pissarro, Pierre Auguste Renoir) en önemli temsilcisidir. Bu aralar sanatçı, Empresyonizm'den ayrılıp Klasizme yönlendi. 1883-1195 yılları arasında Klasik sanatın zirvesine ulaştı. On iki yıl içinde üç yüz yapıt oluşturdu. Bunların yarısı manzara resmiydi. 1886 da babası öldüğünde ona çok büyük bir servet kaldı. Ama sanatçı, yaşam biçimini değiştirmedi. Kimse tarafında da anlaşılmak istemiyor, özgür bir ruhla resim yapıyordu. Bu arada dört sergi açtı ancak eleştirmenler adeta onu unutmuş gibi hakkında hiçbir yazı yazmadılar ve eleştiri yapmadılar. Resimlerini hayranlıkla izleyenlerin arasında Gauguin de vardı. Sanatta kendini kabul ettirecek kadar ünlenmesi elli altı yaşında oldu. Atmış yaşındayken dört tablosu on altı bin dokuz yüz franga satıldı. 1904 yılında açtığı ''Sonbahar'' isimli sergisinde otuz üç yapıtı sergilendi. Ancak atmış beş yaşına vardığında şeker hastası, aksi, bencil, mağrur bir yaşlılık dönemine girmişken zafere ulaşmıştı. Kendisinin geç anlaşılmasından ötürü yaşadıkları onda kızgınlık yaratmıştı. Bu öfkeyle kendisinin bir dahi olduğunu açıkça söylemekten zevk alıyordu. Bir arkadaşına yazdığı mektupta ''Cezanne gibi dahiler ancak iki yüz yılda bir yetişir'' demekten çekinmemişti. Cezanne 15 Ekim 1906 da öldü. Otuz yıl sonra bir Amerikalı ''İskambil Oynayanlar'' isimli tablosunu iki yüz kırk bin dolara satın aldı. O yıl yayınlanan bir kitapta Cezanne hakkında beş yüz elli altı kitap ve yazının yayınlandığını belirtmişti. 
Belgin Balanoğlu Alagöz

Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...