20 Ocak 2012 Cuma

SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA




  

RH + ART Magazine (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA

III. ULUSLAR ARASI  PORTAKAL ÇİÇEĞİ PLASTİK SANATLAR KOLONİSİ

Uzun yıllarınız Akdeniz Bölgesinde geçtiyse eğer, siz de  ‘’Uluslararası Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi’’ gibi bir cümleyi duyar/okurken burnunuza mis gibi kokular gelir. Aslında oluşturulmuş olan Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisinden de tam anlamıyla yeni açan çiçeklerin ve doğa içinde gerçekleşen yaratımların güzel, yapıcı kokuları yayılmakta Türkiye ve Uluslararası Sanat ortamlarına.
Kalemlerin, fırçaların, ellerin, düşüncelerin kısacası yaratı ve emeğin, yüreklerin coştuğu günler yaşanmakta Haziran başından bu yana.

Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen ve dördüncüsü planlanmaya başlayan Portakalçiçeği Kolonisine katılan ülkeler; Makedonya, Almanya, Azerbaycan, İtalya, İngiltere, K.K.TC.,  Rusya, İspanya, Danimarka, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye. 

Konuya derinlemesine girmeden önce Ahmet Şahin’in yaşam felsefesiyle örtüştürdüğüm bir bakış açısıyla başlamak istiyorum.
Büyük İskender ölmeden önce vasiyetinde üç istekte bulunmuştur;

1-      Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı,

2-      Elde ettiği tüm zenginliğin (altın-gümüş-değerli taşlar) tabutu mezara gidene kadar serpiştirilmeli,

  3-      Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

Bu vasiyetin açıklaması ise; 
 1-      En iyi doktor dâhi ölüme çare bulamamıştır.
2-      Kazandığın her servet dünyada kalır, paylaşmayı esirgeme.

3-      ‘’Zaman’’, elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır.  Para kazanabiliriz ama daha fazla para kazanamayız. Dolayısıyla birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz. Zaman, hayatımızdır ve çok değerli bir hediyedir. Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da sana ne denli değer verdiğini bil.
Birinci vasiyet, her canlının ortak kabullendiği bir düşüncedir. Ancak, ikinci ve üçüncü vasiyeti yaşarken gerçekleştirebilen çok azdır. Portakalçiçeği gelişimini okudukça İskender’in ikinci ve üçüncü vasiyetini kendi doğal yapısıyla yaşarken yaşama katmış bir insanla karşılaşacaksınız.

Portakal Çiçeği Kolonisi ile Tanışma
Güzel bir davet aldım ve bir Pazar günü nazik ev sahibimizin yolladığı minibüs ile evlerimizden alınarak yola çıktık. Konuk yazarlar, Gazeteciler, Sanat Fakültelerinden hocalar ve Sanatçılardan oluşan grubumuzla keyifli, sıcak bir yolculuk yaptık. Yolda sohbet sürerken elbette ki sanat ortamına ait konular konuştuk. Ama odak nokta, Sanat Eleştirmenlerinle ilgili idi, söylemleri ve anlaşılmaz yazıları bir hayli espri konusu oldu. Çitliğe vardığımızda kafes hayvanlarının yer aldığı bölümü geçerek konukların ağırlandığı, sanatçıların dinlendiği-yemek yediği mekâna oturduk. Hangarın içinde bitmiş ve duvarlara asılmış resimleriyle mini bir sergi karşıladı bizi. Ahmet Bey bizi karşıladıktan sonra, elinde çekiç-çivi ile bir sanatçısının resmini duvara yerleştirmek için yanımızdan ayrıldı. Sanatçıların çalışmalarına böyle katılıyor olmasından ve aynı heyecanı yaşıyor olmasına tanık olunca gerçekten bir sanatsever, idealist iş adamıyla karşılaştığımı baştan kabul ettim. Kısa  çay molasından sonra merakla çiftliği gezmeye çıktım. Çiftlik kamelyalarında, ocak başlarında, doğa alanlarının her köşesinde keyifle üretim yapan sanatçılar konuçlanmış. Gezintim sırasında çok sevdiğim arkadaşım Heykeltıraş Serap Gümüşoğlu ile karşılaşmak benim kadar onun için de tatlı bir sürpriz oldu. Yine çok iyi tanıdığım ve saydığım Adnan Turani, Mersin’den tanıdığım Ahmet Yeşil işleri bittiği için gittiklerinden dolayı çiftlikten ayrılmışlardı. Çiftlikte zaman geçirdiğimiz sürece Ahmet Şahin’in dostları ve civar köy-kasaba-şehirlerden aileler çocukları ile ziyaret yaptıklarına tanık olduk. 


Sakarya Valisi Sn. Mustafa Büyük Bey ve Sapanca Kaymakamı Sn. Osman Sarı Bey de davetliler arasına katıldı akşamüstü. İlgi ve övgü ile sanatçıların yapıtlarını incelediler, sohbetler yaptılar, eserlerle ve sanatçılarla fotoğraflar çekildiler.
Sn. Vali Mustafa Büyük duygu ve düşüncelerini şöyle ifade etti Sanat Kolonisi ile ilgili olarak:

Sakarya için yeni ve çok güzel bir gelişim, bizi mutlu ediyor. Şehrimizde bir Sanat Merkezi olması konusunu çok heyecan verici buluyorum. Sizlerle de birlikte hem Türkiye hem Sakarya ve Sapanca’ya Sanat adına güzel gelişmeler sağlayacağımıza inanıyorum. Ahmet Şahin Bey’e ve Emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Sn. Kaymakam Osman Sarı Bey ise sohbetimiz sırasında; - Özel Sektörde çalışan İş Adamlarımızın Sanat Alanına böyle idealist katılımlarını görmekten mutlu oluyorum. Ulusal ve Uluslararası Sanatçıları biraraya getirerek Sanat Etkinliği düzenlemek, sanatçıları tanıştırmak, kaynaştırmak gerçekten çok yapıcı bir davranış. Sanatçılar Doğa Park’ta yalnızca sanat üretmiyorlar, geceleri yemek sonrasında sanat sohbetleri de yapıyorlar. Bu sohbetleri ‘’Sanat Tarihine not düşmeler’’ olarak değerlendiriyorum ve kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, Sakarya ve Sapanca’ya kazandırılan anlamlı ve değerli Sanat Etkinliğini takdire şayan buluyor Ahmet Şahin ve Ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.



Sapanca Doğa Çiftliği ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi



 


Öncelikle kısaca Sapanca Doğa Park Çiftliğinden sözetmek istiyorum; Doğa Park adından da anlaşılacağı gibi Sapanca Gölü kıyısında, orman içinde bir çiftlik. Hani diyebilirim ki; bir sürprizle karşınıza çıkan cennet. Tüm doğa içiçe geçmiş, hayvanlar, ağaçlar-bitkiler, göl ve gölet/havuzlar iç içe. Ve tabi heykeller.. Atmosfere uyum içinde şirin bir yaşam yuvası, hayvan barınakları, koca bir uçak hangarı, heykel atölyesi, ressamların iklim koşullarına göre düşünülmüş yarı kapalı atölyeleri, ve sanatçıların kuşların, kazların dolaştığı bahçe alanında çalışma tercihleri için koca şemsiyeler.. Göl kenarındaki sazlıklar çiftlik sahibi tarafından korumaya alınmış. Son yıllarda göl kıyılarına kurulan restoran ve kafeleri düşününce doğaya bu denli saygı ve sevgi duyan insana hayranlık duymamak mümkün değil. Çünkü doğanın ilkel halini bozmadan bir yapı kuran insan sayısı kalmadı gibi.. Bir uçak hangarı ve içinde gerçekten de bir uçak var. Uçak, hareket etmeye hazır gibi. Sanki siz otururken tepenizden uçup gidecek. Hangarın odak dekoru olan bu uçak, Zirai Donanım Kurumunun havadan ilaçlama uçağı imiş bir zamanlar. Ancak havadan ilaçlama yasaklanınca uçaklar da satışa sunulmuş ve uçaklara, uçuşa gençliğinden beri sevdalı olan Sivil Pilot olan Ahmet Bey satın almış. Yemek sırasında hoş bir müzik ziyafeti ile daha bir keyiflendik. Hangarda yer alan piyano, Angelus (USA) marka ve 1977 yılına ait. Çok sevdiği ama kaybettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında müzisyen olan arkadaşı Şahin Yüzak Bey ile seçmişler. Eski filmlerde izlediğimiz yan koltuklu motor ise 1930 yılı yapımı İngiliz Norton Marka.    





Çok eskilerden kalma koca bir kantar da yerini almış dekorlar içinde. Sanırım Ahmet Şahin’in kocaman sevgi yüreğini ancak bu kantar tartabilir. Eski bir şömine kış aylarının keyfini sürmek için elzem olmuş mekânda. Kanada yapımı kano da dekor içine girmiş ve eskiden deri tüccarlarının deri topladıkları bir kano olduğunu öğrendim sohbette. Evinde ise cam yemek masasının altına yerleştirilmiş maun ve meşe kaplama yarış kiki. İki tane ağaçtan sütun tavanın yapı (konstrüksiyon) elemanı ve eski Anadolu evlerinden kalma. Eski dönemlere ait kalaslar, tarihi-manevi değer olarak onun koruması altına girmiş. Evinin verandasında geyiklerin yaşam süreçlerinde attıkları boynuzlardan bir heykel tasarlanmış. Avcılığa da merakı olan Şahin’in çok eski zamanlara ait av silahları koleksiyonu da var hem çiftlik evinde hem de Kuzguncuktaki yalısında. Böylesine çok çeşitli sanatsal ve tarihsel objenin estetik bir şıklık ve özenle dekore edilmesi, keyifle yaşanası bir alana dönüştürmüş tüm mekânlarını. Çiftliğinde, ofisinde ve yalısında sevdiği, yaptığı her şey’e tanıklık etmeniz mümkün.  Müzik, Avcılık, Denizcilik, Doğa,  Plastik Sanatlar, Uçak ve uçuş tutkusuna ait biriktirdiği çok zengin bir koleksiyona sahip.





Ahmet Şahin’i Tanıyalım 
Ahmet Şahin, Elazığ’lı bir iş adamı, neredeyse tüm yaşamı boyunca doğa, insan, hayvan, sanat sevgisini yüreğinde harmanlamış. Evli, iki çocuğu, torunları ile hep aynı ortamlarda aynı duygularla sevgi üretiyorlar. Babası rahmetli olmuş ama eğitime çok önem veren hayırsever vatandaşlarımızdan.
 Sanat Kolonisinin kurucusu Ahmet Şahin Bey; yüreği insan, sanat, doğa, hayvan, antika eşyalar ve dünya kültürleri sevgisi ile dolu bir dünya insanı. On sekiz yaşından bu yana eski eserler ve sanat eserleri biriktirmeye başlamış. Doğa sporları, motosiklet merakının yanı sıra sivil pilot. Doğa, spor, sanat, edebiyat, kendi ülkesi ve yabancı ülkelerin kültürlerine karşı ilgisi onun bilinçli ve çok değerli koleksiyona sahip olmasını sağlamış. Ve çok uzun yıllara dayanan sağlam dostluklar. Sapanca Doğa çiftliği ve Kuzguncuk’taki yalısı, resim, müzik aletleri, eski ve özel gemilerden alınmış kamara pencereleri, telefonlar, dümen teşkilatı, dürbünler, radarlar, arkaik dönemlere ait seramikler, çalışma/toplantı masaları, Yurtdışı ve Türkiye de geçmişte varolan şirketlerin tabelaları, eski dolaplar, kütüphaneler ve bir dolu kitabı sayabilirim. 


Ahmet Şahin’in tarihsel değerleri olan eski eşya, eski eser, Sanat Eseri ve çeşitli aletlerden oluşan koleksiyon dizinini bu sayfalarda anlatmak pek olanaklı görülmüyor. Koleksiyoner ve doğa-sanatsever Ahmet Şahin için sanırım ayrıca bir inceleme yapmak ve yazmak gerek. Çünkü her şey o kadar estetik, ince bir zevkle seçilmiş ve bir araya getirilmiş ki.. Doğa Park ziyaretimden sonra Kuzguncuk’taki Yalısındaki söyleşimizde sanat ve antikaya ilgisinin onsekiz yaşlarında başladığını öğrendim. Babasından gördüğü antika merakını daha bir varsıllaştırarak yola çıkmış. Ressam ve müzisyen, şair, edebiyatçı dostları ile sanatla içiçe yaşamış ve yaşamaya devam etmekte. Sanata ve antikaya merakını yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerinde özel olarak kendisi araştırıp edinmiş. Doğa sevgisi, evlerinde kuş balık beslerken çok küçük yaşta başlamış ve artarak devam etmiş. Çalıştığı tüm alanlara bu sevgiyi taşımış. Beslediği hayvan sayısı üreyerek artınca hem Ankara’da hem de Marmaris-Köyceğiz arası edindiği çiftliğinde çeşitli cinslerde beslediği tüm hayvanlara ait oldukları yuvayı kurmuş ve şimdilerde sıkça yaşadığı Sapanca Doğa Park çiftliği projesini gerçekleştirmiş. 

Portakal Çiçeği Kolonisinin yapılanma öyküsünü Ahmet Şahin’in anlatılarından aktarmak istiyorum. 



-Genç yaşlardan bu yana edindiğim sanatçı dostlarım ile sık sık buluşup sohbetler yaparken düşündüğüm bu projeyi paylaşırdım. Koloni kurma düşüncesi öteden beri oluşmuştu bende. Portakal Çiçeği Şirketimi Sanat Kolonisi oluşumuna destekleyici (sponsor) yapıp yola çıktım. Sanatçıların bu oluşumdan nasıl haberi olduğunu sorduğumda; -web sitesinden ulaşıyorlar ve yurtdışında arkadaşlarımın olduğu birçok Üniversiteden hocalar da yönlendiriyor, gönderiyorlar. Sanat fakültelerinde okuyan son sınıf öğrencilerine de bu projede yer veriyoruz. Sürekli yazışmalar içindeyiz. Yurtiçi ve Yurtdışından talepler çok fazla ve ben ve ekibim Portakal Çiçeğinin giderek genişlemesi, sürekliliği için çalışıyoruz. Bu yıl engelli sanatçılarımız için davet yaptık, bu davetlerimizi sürdüreceğiz. Yakın bir zamanda ilkokul öğrencileri için de yeni bir proje düşünüyorum. Sanatçı ailemizin genişlemesini, katılımcı ressamların ve eserlerin de gelişerek daha da iyi eserler üreteceklerine inanıyorum, dedi.

Ne kadar umut, keyif, onur verici sözler dinledim sanat ve insanlık adına… Sanki bana geleceğin kendine ait anlayışlarıyla oluşacak ve farklı bir ekol de gelişecek Sanat Fakültesini, Müzesinin temellerin atıldığı bir tarihe tanıklık ediyormuşum gibi geldi. 


Tümüyle idealist duygularla ve sağlam bir organizasyonla başlattığı Portakalçiçeği Sanat Kolonisi oluşumunda kendisiyle birlikte bu özverili çalışmayı üstlenmiş olan kişilerden de söz etmek isterim.  Elbette ki Başkan Ahmet Şahin Bey ve ailesi, Genel Koordinatör; Hakan Köpri, Sanat Kolonisi Başkanı; Gazanfer Bayram (Makedonya), Koordinatör Yardımcısı; Deniz Algıer ve sanatçıların ve konukların tüm gereksinimlerini sağlayan birçok emekçiyi de söylemeden geçemeyeceğim. Ve tabii en büyük sorumluluk Ahmet Şahin sevgili eşi, çocukları ve torunlarının da yer aldığı küçük, şirin, sanat enerjisi yayan bir köy Doğa Park Çiftliği gelip-giden konuklarıyla.  

Biz sohbet ederken sanatsal etkinliklerini bitirip ülkelerine dönmek için İstanbul’a gelen sanatçı dostları geldiler yalıya. Gazanfer Bayram (Mozaik Sanatçısı-Makedonya), Marat Bekeyev (Ressam-Kazakistan), Zarko Jakimovski (Ressam-Makedonya) sohbetimize katıldılar. Bu sohbette Ahmet Şahin’in İtalya da ‘’Mozaik Oggi Derneği’’nin Başkanı Fernanda Tollemetto’ nun ‘’BRACANO’’ ödülünü vermek için davet edildiğini ve 29 Mart’ta bu ödül törenine katıldığını ve sanatçıya ödülü verdiğini bu güzel sohbetin devamında öğrendim. 

Koloni Başkanı Gazanfer Bayram Makedonyalı Mozaik sanatçısı ve Şahin ile yirmi yılı aşan dostlukları var. Bayram, Uluslararası Mozaik Derneği Başkanlığını yürütmekte ve Mozaikçiler Birliğinin saygın bir üyesi. Üsküp’te Balkanlar’da yaşayan tüm Türk kökenli insanlar gibi yaşadıkları metaforları taşların o eşsiz renkleri ışığı, enerjisi ve sessizliği içinde insan duygu ve yaşamsal kırılmalarıyla özdeşleştiriyor. Luan Starova; Bayram’a ait kitabında şöyle der sanatçının sorunsalı için; Belki de başka hiçbir sanat dalı, mozaik kadar insanlığın bütünlüğünü, kırılmalarını ve çarpışmalarını sentezleyememiştir. Makedonya gibi hem Balkan hem Akdenizli olan bir ülkede, yerin altında ve üstünde büyük uygarlıkların ruhu, insanlığın büyük MİT’leri yaratılmış, Greko-Romen antik ögeler ve İslami Medeniyetlerin alakasız parçaları bile iç içe geçmiş ve mozaik uyum arayışında tam anlamıyla bir adanma derecesinde güçlü, yaratıcı bir hayat için adeta birikmişlerdir. Gerçekten de çok değerli bir çalışmasına tanık oldum çiftlikte. Bu değerli sanatçının sanatsal geçmişini incelemenizi öneririm; http://gazanferbayram.com/aboutme.asp
Portakal Çiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi ‘ne bu yıl katılan sanatçılar;
Türkiye’den Adnan Turani, Ahmet Yeşil, Berice Nevin Berberoğlu, Çağla Göksu, Çağla Nehoş, Dilara Şahin, Mehmet Aydın Avcı, Mehmet Özer, Meral Pekün, Necdet Can, Neslihan Özgenç, Neslihan Öztürk, Berica Nevin Berberoğlu, Serap Gümüşoğlu, Şermin Ciddi. 

 

Yabancı ülke sanatçıları ise: Azerbaycan’dan Anar Eyni, Soltan Gara, Yaşar Guliyev,  İtalya’dan Claudia Chıanuccı, Guiseppe Nıstıco, Jaime Carvalho, Roberto Dragonı, İngiltere’den David Cregeen, Meksika’dan Elizabeth Ross, Makedonya’dan Gazanfer Bayram, Orhan Osmani, Yakup Hayro, Zarko Jakimovski, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Feridun Işıman, Danimarka’dan Lone Seeberg, Kazakistan’dan Marat Bekeyev, Almanya’dan Ramon Noel Tetkov, Rusya’dan Vladimir Fomichev, Zoya Norina. 


Sizlerle paylaştığım Portakalçiçeği Kolonisinin yapılandırılmasındaki önemli bir farkı vurgulamak isterim. Bu idealist sanat yapılanması, sanat eserlerinin sergilenme prensibinden yola çıkmıyor. Sanatçıların üretim yapmasına olanak tanıyan mekân oluşturmayla başlıyor. Sanatçının konuk olduğu sürece sanatsal gereksinimleri, sorumluluğu Şahin ve Ailesinin varsıl yüreğinde taşınıyor.
Ahmet Şahin’in kurduğu ‘’Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi’’   tam da bu gelişime çok büyük destek veren nitelikte. Hatta sunduğu atmosfer ve kuruluş felsefesiyle birlikte çok daha farklı bir oluşum. ‘’Sanat var mı yok mu? , Sanat nereye gidiyor?’’ gibi sorgulamalara bir cevap verir gibi karşımıza çıkıyor. Popüler Kültürün; Globalleşme, Küreselleşme başlığı altında az gelişmiş ülkelere dayattığı Kültürel bozuntuya ‘DUR’ demekte, belki de!. Modern Dünya düzeninde; teknolojinin gelişmesiyle, iletişim ve bilgi aynı anda Dünya’ya yayılırken, zaman ve mekân kavramı da aynılaştırılmaya çalışılmakta küresel güç odakları tarafından. Dayatmacı kültür ve değer fırtınası estirilmekte. Oysaki yadsınamayacak bir durum vardır ki; sanatçı öz kültürü ile beslenirken ülkesi ve dünya gidişine bakarak, yaşamı ve dünyayı sorgular. Aynılaşan dünya düzeninde sorunların da aynılaşması sanatçının söylem dilini de aynılaştırır, düşüncesindeyim. Farklı görüşler ve farkındalıklar yok olur. 


Doğa Park’ta gözlemlediğim, birbirinden farklı ülkelerden gelen sanatçıların, kendi ülke sorunlarından tepkiledikleri, modasal olmayan sanat dilleri ile sanatlarını ifade etmeleri. Bugünün sanatında, yeni arayışlar içinde olan birçok sanatçının çalışmalarında yer alan, bana göre sanatsal gelecek göstermeyen denemelere rastlanmıyor. Bu noktada belirtmem gerekir ki, zaman kavramı, bugünün birçok sanat akımını ya da dilini, Sanat Tarihi geçmişinde yaşanan; Pop-art, Op-art, Kich gibi sanat tepkilerinin yer aldığı dönemler olarak kalacaktır. Çünkü aslolan sanat yaratımı, yüzyıllardır farklı dillerin gelişimine rağmen ayakta durmaktadır. 


İşte tam da bu noktada ‘’Portakalçiçeği Sanat Kolonisi’’ , ‘’Sanatta süreklilik’’ ilkesiyle örtüşen bir yapı kurmuştur. Bugüne değin gerçekleşen sanatsal oluşum biçimlerinden farklı bir anlayışla yapılanmış. Kesinlikle geleceğe göre tasarımlanmış. Ve hatta bu yıl Portakalçiçeği Kolonisinin dernek çalışmalarının da başladığını öğrendim Ahmet Şahin ile yaptığımız söyleşide. Gelenekselleşmeye başlayan Portakalçiçeği Kolonisinde gerçekleştirilen sanat eserleri, İstanbul ve Ankara da sergilenmekte ve sonrasında şu an Ankara da inşaatı süren Portakalçiçeği Rezidansa monte edilecek ve yerleştirilerek sürekli sergi olanağı yaratılacak sanatçıların eserlerine. Ahmet Şahin’in inşaat şirketi tarafından Ankara ‘Portakal Çiçeği Vadisi’nde şehrin en yüksek binası (165m.) olarak yapımı devam ediyor. Rezidanssın özelliği yalnızca yüksekliği ve akıllı bina donanımlı olması değil. Tümü ile doğal tabiat yaşamına saygı ve sevgi duygusu ile imar edilmekte. Yerleşim alanlarından daha büyük yeşil alana sahip olan Rezidans bu anlamda belki de Türkiye’de bir ilk. Sanatsever Ahmet Şahin’in, Doğa alanları ile kuşatılmış Rezidansında daimi bir sergi salonu da yeralmakta.


Zaten, Sapanca Doğa Park’ta kurulan Portakalçiçeği Kolonisi, ismini Doğa içinde yapılanmakta olan Rezidans ’tan almış. Sanatçılara sunulan doğal tabiat ortamı, şehirlerde yuvalanmak zorunda olan sanatçılar için, doğayla içiçe, tabiatın kokusu, görsel zenginliği, şehrin trafik keşmekeşinden, yaşam kargaşasından uzak huzur içinde ve keyifle yaşanan bir sanat atmosferine dönüşmekte. Sanatçılar eminim ki, bu görsel şölenden aldıkları ruhsal coşkuyla, kendi sanat söylemlerinin de en coşkununu yaratmakta. Eş zamanlı olarak, çağın sorunlarından biri olan ‘yalnızlık/yabancılaşma’ gibi kavramların, sanatçının, paylaşımcı/spontane/çocuksu yüreğinde açtığı acıtma-incinme duyguları, bu muhteşem atmosferde kısa süreliğine de olsa önemini yitirmiş durumda.  Duygular, kişisel çatışmaların izi, boşluklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar bile onarılmakta/yeniden düzenlenmekte. Yeni bir coşkuyla yaşama bıraktığı yerden yeniden başlamakta sanatçılar belki de!.
Yüzyıllardır sanatçının sorunu olan ‘meta’ da önemini yitirmiş durumda, zira Ahmet Şahin, sanatçıları tüm yüreği ile kucaklıyor, konuk ediyor ve sanatta dönem dönem yaşanılan bir sanat kardeşliği, dostluğu, paylaşımı kısacası birleşimi kuruyor.


Pek çok çağ gibi, Sanat Yapıtı ve Sanatçı Kimliğini kuşatan onca sorunla boğuşan sanatçının, yaratma edinimini kaybetme tehlikesiyle ile karşı karşıya kalma olasılığı yüksek görülüyor. Modernleşen dünyada, hızlı değişimlerin yarattığı; Değerlerin: değişim/dönüşüm süreçleri yaşanmadan hızla dönüştürülmesinin beraberinde getirdiği birçok algı farklılıkları ve davranış biçimleri, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapıyı etkilerken herşey’e duyarlı olan sanatçı, oluşan bu çatışkılarla da boğuşmak zorunda kalmakta. Modernleşen dünyada Bireyselleşmenin, yön değiştirerek veya bozuntuya uğrayarak bencilik/ego-ben duygusu ile yer değiştirmesi, paylaşım duygusunun merkezi olan ‘sevgi’ duygusunun da sınırlanmasını beraberinde getirmekte.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Modernite ile hız kazanan kültürel ve ekonomik boyuttaki sosyolojik değişimler; küreselleşme/global dünya düzeni gibi dayatmacı sistemlerin, sanatçı yaşamında, yaratımları ve kendini varetmesinde zor koşulları da beraberinde getirmekte eş zamanlı olarak. Sanatçıyı ve sanat olgusunu en olumsuz etkileyen unsur eminim ki bireysel iletişimlerle sanat yolunu varetmeye çalışması. Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi bu anlamlarda da sanatçıların gereksinimleri olan ve sanatçının kendi doğasıyla örtüşen yeni ve farklı bir yol açıyor, gibi gözükmekte. Sanatçı kimlik taşıyan sanat yaratıcıları Doğa Park’ta değişim gereksiniminin yaydığı gerginlikten uzak, mekân ve zaman telaşından uzak sanat dillerini mutluluk içinde yapılandırmaktalar. Sanatçılar, toplumdaki sorunlar ve durumları en hızlı görür-hisseder ve tepkiler. Çağımızda özellikle iletişim çağının yarattığı hız ve dünyanın dörtbir köşesinden haberdar olan sanatçının elektik duygularını sentezlemeye gereksinimi var, diye düşünüyorum ve bu sanat etkinliği ve sağladığı atmosfer, sanatçıların üretimlerinde faydalı bir kaçma noktasına dönüşebilir düşüncesindeyim. 
Düşünün ki, resim, heykel, mozaik, seramik gibi sanat disiplinlerine yönelik eserlerin tavus kuşları, flamingolar, turnalar, sülünler, yaban kazları, yaban koyunları, minyatür keçiler, poni atları, ceylanlar, kediler, köpekler, at’lar ve tüm bu hayvanların doğal yaşam koşullarının sağlandığı binbir çeşit orman bitkileri, göl ve ağaçların ortasında ağaçlardan yapılmış kulübelerin, yaşam alanların olduğu bir atmosferde Sapanca Doğa Park Çifliğinde sanat üretmek kim istemez ki?

Ahmet Şahin ve ailesine kendi sanat anlayışım, dostluk, sevgi, paylaşım anlayışım adına teşekkürlerimi yolluyorum.

Belgin Balanoğlu Alagöz

ZORBA’NIN, BAĞ KÜTÜKLERİYLE SİRTAKİSİ




 


RH SANAT (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
KONKORT (Konya) Eylül 2011
TURUNÇ SANAT (Adana) 2011

ZORBA’NIN, BAĞ KÜTÜKLERİYLE SİRTAKİSİ

İnsanlık, tarihler boyu yaşadıkları bölgelerde kültürler oluşturmuşlar ve göçler, savaşlarla yer değiştirmişlerdir. Böylesi bir döngüde kültürlerini bir yerden bir yere taşımışlar ve birbirleri ile farkında olmadan kaynaşmışlardır.




İşte böyle bir insansal tarih ile karşı karşıyayız ve bir yeni devimle karşımızda Karadana.


 


Sanatçı duyarlılığı ve avangart tavrı ile Sirtaki, Bağ Kütükleri ve Zorba üçleminden yola çıkan Karadana, bu kez iki benzer kültürü imgesinde birleştirerek porselen tabaklarda resmetmektedir. Üç kavramın birbirinden farklı gibi duran ama anlamca insansal duygu ve davranışlarını içeren toplumsal tepkilerin söylemleri ile baş başa bırakmakta şimdi bizi.


 


Karadana resimlerinde sıkça rastladığımız ‘Bağ Kütükleri’ temalarını anımsayacak olursak; Bağ Kütükleri; Karadana için insan hiyerarşisi ile özdeşleştirilir. Yüklediği bu anlamda, insanın yaşam içinde varoluş-yok oluş öyküsü vardır. Tek başınalık, birliktelik vardır. İnsana, doğaya karşı savaşı, barışı, uyumu ve uyumsuzluğu vardır. Tek bir Bağ Kütüğü’nden çıkan sayısız davranış tepkileri ve kabullerini evrensele yayar. Toprak ve insanın birbirine olan bağımlılığını mevsimlerin döngüsel devinimiyle yeşeren-üreyen, kuruyan biçimleri ile eşleştirir. Yaşam ve Ölümün, tekrar tekrar dirilişin direncini gönderir adeta. Kültürler de böyle değil’midir? 





Sirtaki ile ilgili bilgilere göz atacak olursak; bir şeylere tepkinin, direnmenin, başkaldırının, coşkunun dansıdır. İçinde avarelik vardır, karasevdanın çaresizlikle narası vardır, sürgün düşlerin kor umutları vardır, koy vermişlikle başlayan yeniden ayağa kalkmalar vardır. Bundandır ki; dans, ağır müzik ritmi ile ve ağır Hasapiko ile başlar daha sonra hızlanan müzik ve sertleşen Hasaposerviko ritmi ile sürer. Dans eden kişi dik duruşta ve bağımsızdır. Genellikle gecenin geç saatlerinde başlar Yunan folklorik dansı ve esnek figürlerin oluşturduğu ritimle sürerken, başrolde olan ayak-bacaklardır. Çökme, zıplama, ayakları sertçe vurma gibi ifadelerle sanki yeni doğan güne yenilenen güç ile başlama iradesi egemendir. Grileşen yaşamların eğlenceye dönüştürülerek hayatla baş edebilme direncinin, tekrar yeni bir gün ile yitirdiği pek çok şey’e yeniden başlamak edimidir. Bağ Kütüklerinin mevsim sonunda budanıp baharda yeniden filizlenmesinin öyküsüyle benzeştirilir sanatçı imgesinde. Bir sanatçının sanatsal yaşamı da böyle değimlidir? 


 


Dansın son noktası olan kırılan tabaklar, insanın içinde biriken olumlu olumsuz duyguların boşalmasına neden olurken, belki de Karadana’yı en çok etkileyen ve resimlerini 33 cm . çapındaki tabaklara hazırlayarak kırması-birbiri ile tekrar ilişki kurmak üzere yapıştırması yeniden varedişin bir başka yorumu olabilir. Yaşamsal dinamizmin diyalektik ilişkisi sanatsal ifadesi ve teknik diliyle böylece tekrar başlar sanatçı için. Karadana’nın daha önceki çalışmalarında, ayna ve fosfor ile alışılagelmiş resim düzleminin iki boyutunu bozma çabaları, tabaklar üzerine yaptığı resimleri kırmak sureti ile de farklı bir boyuta ulaşır ve bizleri yine farklı bir boyutta düşünmeye zorlar. Kırılan, bozulan ve yeniden başlayan her şeyin yaşama karşı kararlı ve biteviye mücadeleci duruşu vardır bu tavrın içinde.



Tüm bu yaşam ağırlıkları ve insana yüklenen büyük sorumluluklar insanı belki de daha güçlü olmaya itmekte ve sınırı olmayan bir güç egemenliğini gerekli kılmakta günümüzde. İnsanın insanla savaşı, insanın kendi duyguları ile savaşı sonunda yaşadığı yenilgi ve başarılar, insanı daha bıçkın olmaya mı itmektedir, diye düşünebiliriz belki de!. Bundandır ki, Sirtaki ile özdeşleşen Zorba kimliğini de sorgular Karadana. Bu doğru bir model midir? Bu kıran kırana giden yaşam yolunda artık biraz Zorba formunu mu taşımaktadır Karadana? Zorba diyince aklımıza ilk gelenler; Karadana’nın hayata karşı bir duruşudur, demek olasıdır belki de. Onun kendisinde yarattığı güçtür bu kavram, hayata karşı pes etmeden ve mücadeleci yönüdür.. Nikos Kazancakis’in ‘’Zorba the Greek’’ isimli romanı ve bu romandan uyarlanan ‘’Alexis Zorba’’ filminde, cesur yürekli bir insanın yardımlaşma ve sonuna kadar birlikte yaşanan dayanışmanın sınırsız güvenini görürüz. Karadana’nın yaşama ve zorluklara dirençli yapısı, yaşama hiç bir şey yokmuşçasına devam edebilme gücü bu anlamda filimdeki rol ile benzeşmektedir. Karadana, düzgüsel yaşantıda; Zorba formu ile dostluk, dayanışma, hayatla ilgili mücadele, zorluklara karşı pes etmemek insanlar için ne denli güçlü bir iletişim biçimi olduğunu, dostluk içinde yatan öncelikli güvenilir olma durumunun insan yaşamı ve iletişiminde ne denli gerekli olduğunu anımsatmakta ya da vurgulamaktadır!.





Türk-Yunan dostluğunun içinde birçok aynı tarihsel motifleri görmek olasıdır. Türk-Yunan kültürlerini inceleyecek olursak; benzer şey’lere güler-ağlarlar, yedikleri-içtikleri aynıdır. Aynı hızla öfkelenir aynı hızla yumuşar yürekleri.. Türk ve Yunan halkları dosttur. Bu serginin özünde bulunan Kavram’da, sanatçının bu dostluk üzerinden birbiri ile iç içe geçen kültürün söylemidir diğer bir değişle. Tabaklar üzerine yapılıp kırılan resimler tam da bu noktada insana ve yarattığı tüm kültürlere göndermeler yapmaktadır.

Belgin Balanoğlu Alagöz

..http://cepsanatgalerisi.com/karadana/ats00000.htm

22 Eylül 2010 Çarşamba

SANATI DÖRT DÖRTLÜK SUNAN BİR MÜZE; Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİNDEN İZLENİMLER



Proje 4L/ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ
                                
RH Sanat (İst) Haziran/Ağustos sayısında,  
Konkort (Konya)Ağustos/Eylül sayısında,  
Turunç Sanat (Adana) Eyül/Ekim sayısında yayınlanmıştır.

    SANATI DÖRT DÖRTLÜK SUNAN BİR MÜZE; 
     Proje 4L/ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİNDEN İZLENİMLER; 

Sanat; geçtiğimiz yüzyıl’dan başlayan değişim ve dönüşüme doğru hızla yol almakta. Sanatın akımlara ilişkin gelişimini, sanatçı ve sanat alımlayıcısını ileriki yüzyıllarda neler bekliyor bilemiyoruz. Ama bilinen şu ki; insansal yaşamın gelişiminde rol alan her bir unsur sanatçının yaratımında yer alacaktır.
Uygarlık gelişimi, teknolojik buluşların çağa hızla yansıması, toplumsal ve kültürel yaşamda farklılaşmalar doğal olarak estetik zevklerin, görüşlerin, anlayışların değişimini, uygulamaları ve yaşanırlığını da beraberinde getirmektedir.
İnsanlık tarihine göz attığımız zaman, hiçbir kültürün durağan olmadığını görürüz. İnsan; aklı ve yaratıcı kimliği ile her alanda yenileşmeye, koşullarını iyileştirmeye ayak uydurabilen ve bu gelişimi vareden bir varlıktır. Zaten durağanlık bir ölçüde gelişmeyi reddetmekle eş anlamlı tutulabilir. Bunun yanı sıra son yüzyıllarda egemen olan siyasi ve ekonomik güçlerin toplumlar üzerinde dayatmalı baskısı, kendini ucuz halkçılık (popülizm) ile göstermektedir. Diğer bir değişle ‘Kültür Emperyalizmi’, toplumların, yüzyıllardır oluşturdukları kültürleri bozma (deforme) ve etkisi altına aldığı toplumları yönetme hakkını da beraberinde getirmektedir. Elbette ki, küreselleşmenin yararları olmaktadır. Dünya gelişimine uyum sağlamanın (entegre olmanın), tüm gelişimlere açık olmanın çağdaş insan ve uygar toplum olmada yararını yadsıyamayız. Sanırım tüm toplumlar, nereye ait olduğumuzu unutmadan, alt-üst kültürlerimizi beraberinde yaşatarak, uygar gelişimi kendimize ait veri’ler ile yapılandırarak bu aynılaşma ve yönetme çabalarından korunabiliriz. Yani, bilgili, bilinçli insan olarak geliştikçe, ulusal bilinçlerimizi korudukça çevre toplumları ile uyum içinde yaşayabilmek çok da iyi bir olasılıktır. 

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Son yıllarda ülkemizde çok yararlı bir gelişme gözlenmekte. Yukarda kısa olarak söz ettiğim sorunun oluşmasını önleyecek bir gelişim bu. Sanata gönül vermiş birçok ailenin çoğu kez koleksiyon olarak başlayan tutkularının, bilgi ve birikimlerinin ‘Müze’ ve farklı kavramlardaki ‘galeri mekânları’ anlayışına uygun bir yapıya dönüştürdüklerini mutlulukla gözlemlemekteyiz.
Tüm bu sanat dostu aileler, yarattıkları mekânlarda hem Türk Sanatı ve sanatçıları hem de yabancı ülkelerdeki sanat ve sanatçıları ülkemizde izlenime sunmakta, sanat ile sanatseverleri buluşturmak gibi önemli bir görevi (misyonu)  üstlenmektedirler. Sanatsever halkımızın, sanatçılarımızın ve koleksiyonerlerin bilinçli bilgilenmesi için kurulan Müze ve Müze Galeriler…
Proje4L / Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi Ülke sanatı ve sanatçıları adına, Çağdaş Türkiye adına sorumluluk üstlenmiş, mükemmel bir mimari ile yapılandırılmış, heyecan ve coşku ile yola çıkmış bir müzeden söz etmek istiyorum. Elgiz Ailesinin ülkemize kazandırdığı Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi; Çağdaş/güncel Sanatın takip edilebildiği, teknolojik gelişmelerle, yeniliklerle sanata dâhil olan tüm sanat disiplinlerinin teşvik edildiği ve sergilendiği bir müze. Yalnızca sergiler değil önemli konferansların yapıldığı sanat merkezi. Büyük ve donanımlı yapısı ile oluşturulan bu sanat merkezi, izleyicilerin görsel ve işitsel beslendiği bir mekân. Sanatçıların ve sanatseverlerin birbiri ile iletişim içine girmesini sağlayan bir rol üstlenmekte aynı zamanda. Sosyo-kültürel yapımızı biriktiren bilgi deposu. Çünkü sanatçı her zaman çağını yorumlamıştır.
Yakın zaman önce aynı gün açılan Elgiz ailesine ait ‘Koleksiyon’ ve Elgiz Müzenin ‘Özel Proje odalarından’ seçilmiş iki değerli sergiyi sizlerle paylaşmak istiyorum

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Sergi gözlemlerimi paylaşmadan önce Müze ile ilgili küçük bilgiyi paylaşmam gerekli sanırım. Her ne kadar henüz sayılı olan bu mekânlar çoğumuz tarafından bilinse de!. 

Elgiz ailesinin 1980 yılında başlayan sanat tutkusu, günümüze uzanan çok varsıllaşmış birikimle süregelmekte. Tüm disiplinlerde yapıtlar üreten sanatçıların yer aldığı koleksiyonda, her yaş grubundan ve her ülkeden sanatçılar bulunmakta. 

Elgiz Müzesi, ilk sanat paylaşımını 2001 yılında Levent’te, ‘’Proje4L’’, "İstanbul Güncel Sanat Müzesi" isminde açtığı mekânla hayata geçirdi. 2005 yılına kadar burada varlığını sürdürdü. Kuruluşundaki temel ilkesi ise, Türkiye'deki güncel sanatı ve genç sanatçıları desteklemekti. 

2001-2005 yılları arasında Proje4L nin faaliyetleri hakkında biraz daha bilgi vermek yerinde olur kanımca. Hepimizin bildiği gibi Proje4L Türkiye’de güncel sanatı gösteren ve destekleyen ilk sanat merkezidir. 2001-2005 yılları arasında daha önce ismi duyulmamış birçok genç sanatçıya çalışmalarını sergileme imkânı verilmiş ve bu sanatçıların neredeyse tümü sadece yurtiçinde tanınmakla kalmayıp, yurtdışına da giderek orada üne kavuşmuşlardır. Oluşumun 2005 yılında Elgiz Koleksiyonu’nun sergileneceği müzeye dönüştülmesi ancak güncel sanata ilgi arttıktan ve Türk sanatçıları destekleyecek diğer müzeler açıldıktan sonradır. Proje4L nin bu öncü konumunu özellikle vurgulamak isterim. 

Ekin Saclioglu; Şu An Buradasınız

2005–2009 yılları arasında “Proje4L / Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi” adıyla ulusal ve uluslar arası yeni bir gelişmeyi başlattı ve birçok sanatçı yaratıcı gücünü sergilerken, genç sanatçılar, Çağdaş Sanatlar alanındaki uluslararası platformda da yerlerini aldı. Müzedeki sergi çalışmalarının başlaması ile yerli ve yabancı sanatçıların ülkelerarası dolaşımı (sirkülâsyonu) başladı. Müze olarak projelenen mekânın son gelişimi 2009 yılında tamamlandı ve ‘’Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’’ olarak anlamına uygun bir davetle Maslak Beybi Giz Plaza’daki yeni mekânında açıldı. 

Bahar Oganer-; Gizli Saklı

Müzenin önemli özelliğinden ilki, Çağdaş Sanatlar Müzesi olması. Çağı yansıtması. İkincisi konferanslar, üçüncüsü ve tabii ki en önemlisi genç sanatçılara sanat ortamında yer bulmalarını sağlaması. Bu ise, Elgiz Müze’nin yapıcı oluşumu ile destekleniyor. Sıra dışı bir anlayışla, eşitlikçi bir anlayışla sanatçıya bakması ile belirlenen bir davranışta. Nedir bu destek ve yapıcılık? Genç sanatçılara sunulan sanat yolunda kendilerini var edebilme olanağıdır. Yapıtlarını sanat izleyenlerine, kollayıcılara (küratör), koleksiyonerlere,  galeristlere sunabilme ortamıdır. Hem ulusal hem uluslararası sanatçılara yer veriliyor bu platformda. Her anlamda döngüsel bir dolaşım söz konusu. 

Elif Çelebi; Desire

Bu mekanizma şöyle işlemektedir: ‘’Archvarium-Açık Arşiv odası’’ı olarak isimlendirilen cam bölmelerden oluşan ve sanatçıların projelerini dosya ile bıraktıkları bir arşiv odası bulunmakta ana katta. Arşiv Odasına getirilen dosyalar, müzeye gelen çoğu yabancı koleksiyoner gruplar tarafından inceleniyor. İstendiği takdirde sanatçıların bağlantı-iletişim bilgileri de koleksiyonerler ile paylaşılıyor. Böylece sanatçılar bilinirlik kazanıyorlar. İleriki zamanlarda bu dosyalar (portfoliolar) seçildiği takdirde projeler sergilenebilecek.
Tüm bunların dışında genç sanatçıların Çağdaş Projelerine de yer veriliyor. Müzenin alt ve üst katındaki proje odalarında, seçilen çalışmalar Elgiz Koleksiyon sergileri ile eş zamanlı sergileniyor.  

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Yıllardır özenle biriken Elgiz Koleksiyonundaki seçilmiş olan değerli yapıtlar, Müzenin ana salonunda tüm zamanlar boyunca ‘’Elgiz Koleksiyonundan seçkiler’’ başlığı altında, birbirleri ile uyum gözetilerek izlenime sunuluyor. 
Şimdilerde yine Koleksiyondan seçkiler sergisi ve genç bir kollayıcının (küratör’ün) çalışmasına yer verilmekte. Burcu Pelvanoğlu, 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul’u anlatan bir kavram irdelenmekte. İstanbul’un tarihsel ve buna bağlı olarak değişen kültürel yapısını, mimarisini yansıtan ve içinde yaşayan insanın serüvenini, ruhsallığını gözler önüne seren bir sergi ile 29 Nisan - 04 Eylül 2010 tarihleri arasında izlenebilecek.
Seçilmiş olan kavramı irdeleyecek olursak, toplumsal değişim dinamiğindeki etkilerin yaratığı çelişkili sonuçlarına varırız.  Modernleşmeye hızla yol alan şehir mimarisi arasında, kent kültürüne yabancı kalan mekânlar ve dolayısı ile insanların yarattığı karmaşanın (kaos’un), insan imgesinde biriken izlerini vurgulayan izlencelere tanık ederken, bu zıtlaşım içinde süren keşmekeş (kaotik) yaşantıları sanat dili ile söylemlendiren bir grup genç sanatçının çalışmaları, izleyenleri gerçeklerle yüzleştirmekte.
Sergiye kollayıcılık (küratörlük) yapan genç isim Burcu Pelvanoğlu. 
Burcu Pelvanoğlu’nun, ‘‘Kaotik Metamorfoz” kavramındaki içerik; ‘’Gecekonduların, üniversitelerin,  plazaların kalbinin bir arada attığı Maslak bölgesinde bulunan çağdaş sanat müzesinin etrafına yaydığı enerjiyi, sanat dünyasının değişim ve dönüşümüyle bir tutuyor’’ ve bu anlamda gurubundaki sanatçıların yapıtları aracılığı ile gönderme yapılıyor.  Sergiye katılan sanatçılar: Can Aytekin, Elif Çelebi, Çınar Eslek, Murat Germen, Genco Gülan, Gözde İlkin, Bahar Oganer, İrfan Önürmen, Ferhat Özgür ve Ekin Saçlıoğlu
Koleksiyonda yer alan sanatçıların çalışmalarından birkaç örnek: 

Cindy Sherman; Kendisi

Yaşamını New York’ta sürdüren fotoğraf sanatçısı Cindy Sherman’ın, görsel ve işitsel beslenmesi, yaşadığı bir döneme ait teknoloji ile ilintili doğal olarak yapılandırılmış. Radyo ve televizyondan imgesine yığılan bir dolu film ve efsanelerin, mit’lerin açılımını yaparken, tüm düşünsel ve ruhsal yaratı kökenlerinin, insanın kendi özünden çıktığı tezini savunuyor son işlerinde. Kâbuslar ve fiziksel çürüme ile ilgili çalışmalarındaki tez ise şöyle anlamlandırabiliriz belki de; ‘’Evrensel korkularımızın rahatsız edici görüntülerini her an yaşanabilecek şiddet ve ölüm temaları ile özdeşleşen bir ironi ile görselleştiriyor ve izlenceye sunuyor.’’
Yaşamını Berlin’de sürdüren İsmail Yediler, heykel, kâğıt çalışmalar, yerleştirmeler aracılığı ile üç boyutlu bir yanılsama yaratmakta. Gördüğün-baktığın ile görülen aynı şey mi? Sorgusunu gizli bir ironi ve kara mizah yaparak sunuyor. Diğer bir anlamda, özdeksel olan her bir nesnel ya da duyusal gerçekliği ‘biçim ve içerik’ olarak incelememiz gerektiği konusunu bize bir kez daha anımsatıyor.  

Mehmet Günyeli; Dervişler 


Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren MEHMET GÜNYELİ, fotoğraflarında ışık-gölge ve yaratıcı gücünün yoğun olarak algılandığı, dinsel olan her bir olgunun mistik yanlarına göndermeler yapmakta son serisinde. Hümanizmayı temel ilke alan ‘sufi’ felsefesindeki; tanrı aşkı, sabır, eylem, ayrımcılığı reddetmek gibi birçok yüce duygunun varlığını, Rumi Felsefesi çatısı altında ‘derviş’ler aracılığı ile işlemekte. 
Tanrısal olanla yaşamsal gerçekliğin zıtlaşımı ve uyuşumunu Mevlevi dilinde kadrajına almış sergideki fotoğrafında. Düzenlemelerindeki kendine özgülük ile haklı bir başarı yakalayan Günyeli, düzenlemelerindeki gerçeküstü tavrıyla, her duyguya ve düşünceye açık atmosferi yakalamakta böylece. Resim dilindeki geometrik-abstrak etkiye dayanan geometriksel etkiyi ‘Derviş’ başlarının dizilişinde de algılamak olası. Soyutlanmış ve gerçeklikten arındırılmış Derviş başlarının dizilişi ve siyah-beyaz sunulan fotoğrafın dilini ruhsallıkta irdeleyecek olursak taban tabana zıt bir yapı ortaya çıkabilir. Dünyasal olanın renkli ve aldatıcı yüzü ile dinsel olanın sade ve arınmış görünümü gibi bir ironi içine girebiliriz belki de.  Derviş Başları, kadrajdaki dizilişi ile konstrüksiyonun kendi içinde bir ritim kazanmasını sağlamakta.   

Paul Morrison;

Yaşantısını Londra’da sürdüren Paul Morrison, resimlerinde yaşam ile ölüm arasındaki diyalektiği, saltıklık ve görecelilik kavramlarına dayandırıyor ve kendi imgesinde yarattığı biçimlerle irdeliyor. Morrison sorunsalında, doğa ve hayatın gizemleri üzerine sorgulayıcı bakışı betimliyor.  

Murat Germen; Kaotik Mutamorfoz
Yaşantısını İstanbul’da sürdüren Murat Germen fotoğraflarında, üst üste yığılmış, soluk almakta güçlük çeken plazalar ve arka sokaklarındaki doğal kent görüntüleri arasında yaşanan çelişik gelişmeyi izlenceye sunuyor. Hâlâ devam etmekte olan plazaların inşaat vinçlerini kadrajının içine alarak fotoğraflarının tepki göndermelerindeki dili trajikomik bir anlatıma ulaştırıyor.
Elgiz Çağdaş Sanatlar Müzesinde yaşanacak nice sanat etkinliklerine, diyerek gözlemlerimden yansıyan yazımı noktalıyorum.  

Belgin Balanoğlu Alagöz

2 Temmuz 2010 Cuma

İNSAN VE KARŞITLIKLARA EROTİK GÖNDERMELER



Bu sanat kritiği, Sanatçı Muzaffer Tire'nin 15/03/2003 tarihinde Artist Galerinde açmış olduğu konu başlıklı serginin sanatsal çözümlemesidir. Aynı tarihte Artist Dergisinde yayınlanmıştır. 


MUZAFFER TİRE İMGESİNDEN, İNSAN  VE   KARŞITLIKLARA   EROTİK  GÖNDERMELER
İnsan : Bu günün bilinen ve ussal ayrıcalığı ile evrene hakim olduğu var sayılan fenomen. İnsanın toplumsallaştığı zamandan bu yana oluşturduğu her bir olgu göreceli sayılmıştır. Tarihsel süreçte kurduğu düzgüsel yaşantının ise , sarmal bir gelişim gösterdiği (hegel) görüşler arasındadır. Tüm bu düzen içinde mutlak olan bir şey  vardır ki; her  bir düşünce ve yapılanma kendi  içinde karşıtlığıyla vardır. Elbette ki, bu zıtlık, toplumların yasalarında sosyolojik unsurların kabul ve reddini de beraberinde getirir. Burada etkin durum,  toplumsal yapıyı oluşturan sosyal yapılanmanın  küçük bir dilimi olan  ‘Değişme koşullarının‘, birey katmanında, düşünsel ve eylemsel olarak ‘Değişme faktörü‘  ile birlikte uzlaşmasıyla   başlar. Yapılanmış her bir düşünce ve olgu, doğa yasalarıyla ölçütleşirse kuşkusuz ne ‘iyi‘ dir, ne de ‘kötü‘.

Bu oluşum, insanın, durumları nasıl algıladığı ve nasıl tükettiği sorunudur.


‘’Öznel ve nesnel‘’; Toplumsal gelişimin bu iki koşulu insanın nesnelliği, öznelliği içinde yeni bir biçime ulaştırma durumudur ki, yaşam,  devimlilikle seyreder ve canlı örgenlik içinde ruhsal etkinlik yalnızca insana özgüdür. Böylesi bir durumda nesnenin özne tarafından kavranması süreci gerekli kılmaktadır. Olaylar yaşanır ve bilinç kavrama sürecinden sonra gelişir. Bilinç oluşumu aynı zamanda karşıt düşüncelerinde oluşumudur. Zıtlıklar bir anlamda birbirini tamamlarken hem doğa yasalarını  hem de insanın iç ve dış yapısında var olan, düşünsel ve eylemsel davranışlarındaki çelişkileri/gerçekleşememiş bireysel oluşumları bize hatırlatabilir. 

 

Bu anlam boyutunda düşünürken, M.TİRE‘nin, ‘’BEN ve ÖTEKİ BEN‘’ savındaki derin ve çoğalan anlamları çözümlemek, resimlerini izleyen her bireyin önce,  kendi gerçeğini kendinle çözümlemesini gerekli kılar. Çünkü, resimlerindeki en açık gönderme  öncelikle kendinden başlayan bir sorgulatmaya yöneliktir.


Bilinir ki, insan evrimsel süreci sonunda ulaştığı düşünme yeteneği ile varlık göstermekte-dir. Bu durumda irade, bireyin  doğasındaki özgürlük alanı durumundadır. İnsan örgenliği her ne kadar  doğa örgenliğiyle  paralellik gösterse de, düşünsel ve eylemsel tavırlarıyla  ‘seçebilme hakkını‘ da kazanmıştır  birey olarak. Bu noktada,  sanatçının ürünlerine yüklediği ‘Demokratik yapı anlayışı‘ insanın yapısıyla özdeş tutulmuş ve  karşıtlıkların biçimsel  uzlaşımı ile bir  anlatım dili oluşturulmuştur. 

İşte  tam da burada,  bu ince, kırılgan, çekiştirilebilen  bu olgunun yapısını olgulaştırabilmek/yaşanır kılabilmek için, bireyin kendinde var ettiği ‘Ben‘i, evrensel boyutta, yaşamsal tüm değerlerle sorgulatma durumu kaçınılmaz olmalıdır.  

 

Asırlar öncesinde yaşayan SOKRATES;

‘‘Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez‘’ demiştir.
Kanımca  ‘ASIRLAR‘ bize yapılabilecek en önemli uyarıdır !

  
TOPLUMUN YUMUŞAK KARNI AHLAKSAL DEĞERLERE İNSANSAL YAKLAŞIM 

 

MUZAFFER TİRE resimlerindeki ana tema insan ve erotizm üzerine kurulur.  Resimlerin ana temasında  kullanılan  obje doğurganlık  organı olarak seçilmiştir. Böylesi bir tema da, kaçınılmaz olarak birbirini doğuran ve bir o kadar birbirine bağlı değerler oluşumu ussal olarak algılanabilir durumdadır.  İnsan ve değerlerinin yaşantı üzerinden sorgulanışı, hem birbirinden ayrışan hem birbiriyle kaynaşan bireşim oluşturur resimlerinde. Yaşamdaki değerlerin oluşturulmasında başat olan insan fenomeni, çeşitli  etkin/edilgin davranışlarıyla kendi içinde sınırlı kalması veya saldırgan, baskıcı  tutumu ile öncelikli sorun durumundadır.


Belirtmek gerekir ki; tuvallerinde dikkat çektiği durumlar onun kişisel düşünce ve davranışlarını, tepkilerini evetleyici (affimativ ) denkliktedir. 



M.TİRE tuvalleri, biçimsel kurgu, renk ve fırça hareketleriyle resmin  genesis’ inde (oluş) var olan denge unsuru ile uygunluk gösterir. Yine bu düzlemde renk, çizgi,  biçimlemeler ve temayı oluşturan sorunsal: zıtlık, egemenlik, ritim, valör, orijinalite,  dinamik/dingin  yapı ile birlik ve bütünlük içinde denge kurmaktadır. Tuvalde egemen olan üçgen biçimleme doğurganlık/üretkenlikle imlenir. Üçgen biçim salt erotik obje olarak  veya fetiş nesne olarak veya yalnızca insan yaşamlarının oluşum merkezi ve bu merkezden hareketle insanın keşfine doğru bir yolculuğun başlangıç noktası sayılabilir. Üçgen biçimin iç yapısında oluşturulan renksel/biçimsel yapı: Renklerin; zıt/uygun, biçimlerin; büyük/küçük, renklerle kazandırılan derin/yüzeysel etkileriyle insan yapı ve yaşamlarındaki farklılıkları  izlenceye sunar gibidir. Yine kendi içinde ayrışan bu renk odacıklarında gözün gezinmesi kaçınılmaz bir devinim yaratmaktadır.  Bu devinim sürerken, eş zamanlı olarak renklerin sese dönüştüğü bir ‘Melodi Motifi‘ , bir  ‘Duyum İkiliği‘ de yaşanır ve oluşum yapıya estetik  lezzet katan bir rol üstlenir.
Üçgen biçimin egemenliğindeki kurgu, bir denge unsuru olarak girmiştir resme. 

Biçimin İki ucundan tuvalin her iki kenarına iliştirilmesi, hem biçimde hem yüzeyde gerilimi artırmakta oldukça amorf bir yapıda olan bu biçimin dengede durmasını da sağlamaktadır. Zaten denge unsuru sayılan ÜÇGEN biçim aracılığı ile,  anlam daha da güç kazanır.

Ruh, her ne kadar özgür yapı kursa da, karşıtı olan düzen ve denge arayışı kaçınılmaz bir gelişmedir tuvallerde. 

 

Sanatçı, ’‘Toplumun yumuşak karnı Ahlaksal değerler‘’ diye tanımladığı  düşüncesini  erotizm/cinsellik taşıyan bu objeyle tepkiler. Bu tepki, tüm değerlerin insanlarca tüketiliş biçiminin özgürlükle örtüşmeyen bir yapıya dönüşmesini, demokratik olmayan bir anlayış olarak saymanın ifadesi sayılabilir belki de.

Demokraside var olan özgürlük kavramının  sorumlulukla bağdaşmayan bir yapıda tüketilmesi, bu olguyu kişilerin kişisel alanları durumuna getirmeleri, tek yanlı düşünme ve bakış açısı, dayatılan düşünceler ve şiddet. 

Bundandır ki, yüzeyde görülen ve hareketli bir çizgiyle imlenen  özgünleşmiş  figür/insan,  adeta iki yüzey arasına sıkıştırılmış ve tepkiye hazır durumda/hareketli bir duruştadır. Bu soyut fügür yaşamdaki duruşunun öngörüsü gereği, sükunetle boyanmış alana bir çığlık gibi girmekte sanki bir şeyleri uyandırmak/tepkilerini algılatmak istemektedir. 
 



Tire tuvallerinin  konstrüksiyonu da tümü ile denge üzerine kurulmuştur. Kurgu, renk, biçim ve  olgu bağlamında hem birbirini tamamlayan hem tepkileşen anlam boyutuna varır böylece.  Mavinin egemenliğindeki tuvallerde ilk dikkat çeken derin ve bir o  kadar gizemli, Paris gece mavisi diye adlandırılabilecek renktir. Renk parlak dingin ve çekim gücü yüksek etkidedir. Rengin oluşumu, ruhsal bir dengeyle bağdaşık gelişim gösterir. Kendisinde oturuşmuş anlamların içtenlikli coşkusu, renksel coşkunlukla da kendini gösterir resimlerinde. Bazen coşkun bazen sakin bir duygusallık algılanır renksel olarak. Bu duygu etkinliğine, renk tonalitesi ve karşıt renklerin kroması aracılık etmektedir. Yumuşak ve yedirilmiş fırçayla oluşan üst platformdaki espas, düşüncenin  eylemi  yaşama geçirilme alanı olarak seçilmiştir denebilir belki! Görülür ki, bu yüzeyde yer alan statik dikdörtgen kurgular, sembolik anlamlar içeren ve bir ölçüde içinde gizli bir dinamizm barındıran insanın bireyselleşme alanıdır. ‘’Oluşum tamamlanırsa  EVRENSEL bir yapıyla, EVRENE ışınlanabilir‘’ gibi  bir durumdadır. Yine renksel olarak üçgen biçimin iç yapısı enerji yayım merkezi gibidir. Burada, mor ve maviye karşı kullanılan turuncu ve kırmızının yaydığı dramatik etkiyi algılamak kuşkusuz kaçınılmazdır.  

 

Sanatçı, akademik değerleri baz alarak   alt platformda oluşturduğu  kurguyu, üst platforma karşılık  geliştirmiştir. Buradaki  çalışma ekspresif bir dille yapılanmış olup,  bağımsız/çizgisel/renksel  olgunlukla örtüşen dinamik  bir kurgudadır. Ancak bu dalgasal hareketleri kendi içinde dengeleyen  kullanılan rengin kromasıdır.

Denilebilir ki, bu eğri çizgilerle oluşturulan renksel doku  ritim duygusu uyandırırken hem üçgen yapıdaki doku değerinle uzlaşır hem de statik yapıdaki dikdörtgen  biçimlerin ölçülü, düz çizgileri ile zıtlaşır.


M.Tire resimlerindeki biçimler ve renkler,  karşıtlıklardaki anlamların diyalektik ilişkisi içindedir. Düşünce ve eylem birbirine koşutlaşmıştır. Yüzeyi parçalayan her bir biçimsel ve renksel kurgu, düşünce ve duyguyu aynı anda devreye sokar. Ne ki, yine biçimsel kurgulara yüklenen görevlerden diğeri ise; yaşamda kavradığımız her bir nesnel gerçeklik ve düşünsel yapılanma, bireye sağladığı edinimlerle öznelleşir/özgürleşir resim düzleminde. Nesneden çıkar kendi biçimlerini oluşturur.  Bu bağlamda  soyut biçimlerin her biri, onun tuvalinde kavramsal olguların lokomotifi durumundadır. Sembolik öğelere zaman kavramı da yüklenerek  değişim olgusu irdelenmek istenmiştir. Tüm biçimler, simgeler birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Kurguda gözlenen dingin/dinamik yapı renk, biçim, olgu, sembolik öğeler boyutunda irdelenirse;tüm biçimsel ilkelerle uygunluk içindedir.  Uygun renk armonileri, yetkin bir çizgi dili, karşıt renklerin dinamiğini ustaca kuran teknik dil, özgün bir ifade onun sanatsal yaratılarındaki bulgular olarak sayılabilir.  

 

KANDISKY; ‘’Biçim ne kadar soyutsa  O  kadar açık seçiktir. Ve dolaysız olması Onun çekici yanıdır‘’  demiştir.


M.TİRE resimlerinde bunu algılamak olanaklıdır. Çözümlemede aktarılmaya çalışılan zengin duyuş ve görüş, tüm sorunsal olguların biçime dönüşümündeki özgünlüğün varsıl anlatıma ulaşmasındaki eş güdümlü gelişimidir.


Sanatçının ifadeleri içinde yer alan ve ilk bakışta algılanan ancak bana göre, en son katmanda, son nokta olarak imlenmesi gereken bir unsur da Paradoksal iletidir. Böylesi bir kurguda karşıtlıklar EROTİZMİ doğurur.  Sanatçıya göre sanat ürünü de erotiktir. Erotizm  kadın/erkek karşıtlığında, kültürel yaşam biçimi farklılığında, düşünce ve biçimlerin karşıtlığında  negatif/pozitif  yasalarıyla da ortaya çıkar. Yaşanmış nesneler, Fetiş nesneler, teknolojik yapı, renkler, kavramlar, oluşturulan dil  erotizmin yardımcı unsurlarıdır sanatçı için.

Cinselliğin oluşumun içine  girmesi işte bu noktada başlar ve ahlaksal değerleri belirleyen erotik bir düşünceyle/tavırla  tuvalinle hesaplaşmaya başlar. Diğer bir değişle  sanatçının,  düşünce üzerinden eyleme geçişinin  açılımı başlar.

Resim düzleminde yer alan elemanların  sosyal ve kültürel etmenlerle ilişkilendirilmesi ve davranış örüntülerinin sorgulanması tüm yaşamsal realitenin birbiri ile örtüşmesidir bir anlamda. Düşünce ve davranışlardaki bireysel tutumlar, değerlerdeki  ‘’Değişme Koşullarının‘’ ancak; içsel ahlak ve vicdan ölçütlerinin  ‘’Değişim Faktörünün‘’  gerçekleşmesi ile yaşama geçer.  Doğasal yaşanırlıklar,  TABU‘larla sınırlandırıldıkça  PARADOKS yaratır ve gizil bir yapıda toplum içinde gezinir. 

Cinsellik Eski  Çağların Uygar Toplumlarında, dinsel bir yapıda simgeleştirilmiştir. Bereket ve düzen olgusu olarak sunulur. Cinsel haz  geçmişte ve hala süre gelen bir anlayışla bir değer olarak yadsınır.

Oysa ki, çağlar boyu üstü örtülü bir erotizm yaşantı içinde ve sanat içinde gezinip durmuştur.


MUZAFFER TİRE bunu açıkça söyler ... 

 
Belgin Balanoğlu Alagöz

Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...