30 Ocak 2012 Pazartesi

EKREMKAHRAMAN RESİMLERİNDE




Kavramsal Olguların Sanatsal İfadeye Dönüşümü


ARETE SANAT GALERİSİ EkremKahraman Sergi Kitap Yazısı, 
Aralık 2010  


Bir insan düşünün ki; resimlerinde doğayla kendini tümleyen… Bir insan düşünün ki, şiirlerinde, düşüncesinin yüreğine akışını doğaya ulayıp, onunla benzeşen… Bir insan düşünün ki, yazılarında, tüm doğallığı ile olumlu-olumsuz her gelişimin kendi payına düşen kısmını bir bütünde bölüşebilen... Bir insan düşünün ki, tüm bu sanatsal çıkarımlarını resim düzlemine seren… Böyle bir insanı anlamak, O’na açıklık kazandırmak, ifadelendirebilmek çok incelemeyi, derin dünya bilgisini, düşünme-anlama yetisini, had safhada duyarlığı gerekli kılar.

Dolayısıyla, yarattığı ürünlerin durumu da budur. Sanatsal çıkarımları için yaptığınız her yorumlama; birbirini sürükleyen, birbiriyle bağlantılı gelişen, karşıtı olarak kesişen tükenmez bir devinime gebe olarak başlar. Böylece, evrendeki her şeyin insana aitliğindeki ilgisinden hareketle, çoğalan bilgiyle özdeş gelişen anlam ve duygu artımı, insanın doğa karşısında çaresiz kalışına upuygun kılıf hazırlar. Birey, bu kılıfı yırtmak üzere, doldurur kendi imgesine her bir tanımlamayı, yeri geldiğinde kullanmak üzere…
          
Çukurova’ da yaşamış bir insan, iniş çıkışları olmayan bu coğrafyada, önünü-ileriyi- öteleri çok iyi görür. Bu koşulla eğitilir gözü, belleği, yüreği, benliği. Çukurova’nın sonsuz atmosferinde, bir üflese rüzgâr her yeri sarar, doğa aynı anda tozur. Bir birikmiş bulut çözse uçkurunu, aynı anda sel basar Çukurova’yı… aynı anda bereketlenir toprak güneşin ışıklı ateşi ile… Doğasal bir adalet seyreder bu coğrafyada. Tüm bunlardan payına düşeni almıştır ekremkahraman
        

Kahraman’ın ruhu, Yörüklüğünden gelme genlerle oluşmuştur ve bunlarla yönetilir. Durmaksızın dinlenmeksizin sürekli olarak hep verimli yerlere göçer. Bir bakıma resimlerindeki sonsuz sınırsız yüzey, her santimetre kareye göçmek için onun ruhunun denetlenemez bir biçimde çoğalttığı alanlardır sanki!


Gerçek/düşlem, sanat/eylem, düşünce/söylem, O’nun sanatsal çıkarımlarında yalnızca birkaç öğeden birkaçıdır.  Yaşamsal gerçeklik, duygu ve düşsellik, yeniliğe açık bir anlak, geniş dünya görüşü, sanatsal birikimi sağlayan sınırsız gözlem, yaşadığı ülkeye, bireye, topluma, dünya uluslarına ve çağa duyulan sevgi ve sorumluluk duygusu vb ise diğerleridir. O’nun sanatsal edimi, bu entelektüel yapılanmalar ile donanmıştır. Bu donanım onun sanatsal eylemine çok geniş bir alan açar.


Kahraman’ın kendi resimleri üzerine imge yüklü, hülyalı bir savı vardır. O, çiftçidir ve topraklarını eker. Çiftçidir ya! Resimleri; çiftçi/Kahraman, sanatsal sorunsalı; resim/toprak olur ve bunlar da bu topraklar üzerinde yaşayan insanın kendi yarattığı kavramlar ile sosyaliteye bakışı ve tepkileri haline gelir. Bu bir bakıma çağdaş sanatta yeni bir ifade, kavrama-kavratma biçimidir. Yani, çiftçinin üretim-sosyal rolündeki emeğe dayalı edimsellik ile Kahraman’ın kültürel-sosyal rolündeki, sanatın çok boyutlu gelişimindeki ulaşılmazlık, edimsel olarak birbiri ile örtüşür. Resim düzlemindeki sanat oluşumu/gelişimi, tohumu ele alış biçiminden, onu değerlendirme biçimine ulaşan tavırda ve yeni bir canlı yaşamın başlatılması koşullarının bu yaratıma eklenmesi ile gerçekleşir. Tohum da irdelen kavramlar-değerler ve tarihsel gerçekleri oluşturan insanın yarattığı her bir durumun, doğayla uyumu ve uyumsuzlukla gelişen tüm boyutları ve de fiziki gerçekliğin devinimsel halidir.


Kahraman resimlerinin yorumu, her şeyden önce geniş zamana ait fiillerle vurgulanmayı gerekli kılar. Nedenselliği ise; sanatçının yaşama bakışının gerekçesi olan ussal gelişiminin, duygu örüntüsü ile kurduğu diyalogla ilintilidir. Ancak yalnızca bu değildir nedensellikteki etken. Bilinçli bir usun anlak düzeyi onu zamanla ölçümlenen tüm dilimlerde devindirir durur. Bu demektir ki, resimlerinde yer alan her bir obje, onun imgesinde biriken anlamlarla yüklenerek girer resimlerine.
       

Resimlerinde insana ait doğasal örgenlik (organ; insanın duyarlığını-tepki gösterme özelliğini, çevreyle özdek alışverişini sağlayan nedeni oluşturan en küçük birimin bu fenomendeki/görüngüdeki gelişmiş hali), ve olgu (görüntü-olay) örüntüsünü, biçimsellikle uzlaştırılan fantastik öykülendirilmesi gibi olsa da, gerçek dışı yapılandırma aklın, bilimin, gerçekliğini de resimlerin içinde devindirir karşıtı olarak. O, resimlerinde, özdeklere  (doğal cisimler, ağırlığı olan nesne) yüklediği anlamları kendi imgeleminde değişime uğratır. Eş deyişle, anlamsal başkalaşım (metamorfoz) yaratır. Bu da elbette çağdaş sanatta farklı bir aktarım biçimidir, farklı ifadelendirme dilidir. Bu dil gerçeğin gerçeklik olarak bilinen koduna, yeni bir soru gönderir: “Bu, bu-mu’dur sahiden de?” Dünya üzerinde kurulmuş düzen ve dengeye kendi imgelemi aracılığı ile başkalaşım (metamorfoz) uygulanır ve böylece bilinen her şey alt-üst edilir. Bilimsel bilgi, felsefe, sosyoloji, psikoloji, astronomi gibi, insanın kendisini ve doğayı keşfetmesine olanak sağlayan yığılmış bilgilere, hem tanık olan ve hem de kendi ölçüsüyle araştırıp tartışan Kahraman, varsıl imgeleminin kaynağını yine kendinden alır. Kendi yaratma yetisi ile resimlerinde olgusal ilk örnekler (prototipler) özgürce izlenceye açılır.        


Eş deyişle, ekremkahraman resimleri, her dönem kendi içinde doğurgan sonsuz bir kadın gibidir. Canlı üretir, duygu üretir, yeni yaşamlar, düşler üretir. Kendi ektiği her nedensellikle farklı bir boyuta yönelip kıvrılarak çoğalır durur. Kurulan soyut atmosferler ile oraya yerleştirilen nesne elemanlar, görüngünün gerçekliğinden uzaklaştırılır, salt biçime indirgenir.
 

Öte yandan resim içinde yer alan bazı biçimlerin hacimsel kitle oluşumu, zaman ve mekânlara ait yapıları anımsatır; buna bağlı olarak kurguda gizli tutulan mekân oluşumunun varlığını gizemli bir ifadeye dönüştürür. Kahraman imgesinde oluşan anlam çoğalmaları; değişime uğratılan birçok nesnenin, insan görüngüsünün ve olguların yeni kavranılışıyla yaşamsal alanlara, boşluğa, sonsuza, dipsizliğe usulca bırakılışıdır. Kahraman resimlerine girmiş/yaşamış/çıkmış birçok soyut (varlığın zihinsel tasarımı), somut (varlığı duyularla anlaşılan-doğada belirli olarak var olan) ilişkisi kuran görüngüler (anlam-olay-olgu felsefe-fenomen): geometrik biçimlemeler, sorununa ait özneler oluşumu, soyut bir alanı kapsamı içine alan sınırların ve biçimlerin perspektifi, sanatçının o an–zamanlarına ilişkin sorun edindiği nedenlerin, çözüme ulaştırılmaya yönelik seçilen elemanları durumundadırlar. Buradaki her bir oluşum süreli de olabilir süresiz de ya da başlı başına geniş bir süreç (koşullarının bütünlüğü içinde ele alınan gelişme) olarak da yapılanabilir. O an-zaman bütünlüğü durumunda bilimsel açıklaması olan veya bilinen gerçeklikten seçilmiş nesne, çoğu kez psikozlar (sosyal bir sarsıntıya bağlı olarak doğan ruh hali) yüklenerek duygu-düşünce sarmalına sorular gönderir. Seçili özne, anlamca değişime uğrasa da, duyarlı bir yüreğin sessizliğiyle bu ilk örneğin (prototipin) yeni anlamının kabul ve reddi kendinde saklı durumdadır. Ancak yine de kararlı bir tavırla, izleyeni, kendi seçtiği nesnenin 2., 3., 4., 5’inci anlamını algılatmak için kurulmuş olan zaman tünellerinden içeri davet eder. Bu ise, resimlerde gizemli pentür dilinin eşliğinde gerçekleşir. Bu görsel izlence, düşünce zenginliği ile bulmaca çözümü gibidir ve elemanların şifrelendiği bir yüzeydir. Ancak, bulunduğu atmosferin  psişik (ruhsal, duygu) etkisiyle ve  birbirinin içindeki ortak kullanılabilecek harflerin saptanması ile deşifre olabilecektir.

 

Bu şifre aynı zamanda Kahraman ideolojisinin de dilidir, kendi sosyalizasyonunun, yakın-dost ilişkilerinin, zorunlu-kurallı ilişkilerinin de dilidir. Ülke toplumlarının yapısından üreyen her bir kültürel oluşumun, evrenin bütünsel birliğindeki (evreni var eden şeyler) devinimin de dilidir. Genele varan bu örüntüden hareketle, sanatçıda oluşan duyarlı, gözlemci ussallığın evrensele varan sosyo-kültürel dilidir.

         
Bu ve benzeri temalarla gelişen yapıdaki (konstrüksiyondaki) resimleri, yaşamsal her oluşumdaki imlerin kendisinde bıraktığı derin-düşünsel-duygusal uyarılganlığın (çevreden gelen etkileri yansıtma ve bu etkilere tepki) varlığındaki olanaklarla ilgilidir. Ancak tüm bu insansal donanım, tuvallere gizemli bir dille aktarılır. Süje’nin (ressamın) tavrındaki dışa aktarım, yapıtların  ‘yapılmış’  olması için yapma eylemini yadsır.  Resimlerinde henüz kendisinin de çözemediği gizli itiraflar vardır. Zamana salınan ‘giz’ler, yine zaman döngüsünde her şeyi yerli yerine yerleştirecektir ama şu durumda bu istem dışı gelişen ruhsallık, resimsel düzlemin büyüsel etkisiyle varlık gösterir.

Resimlerde bir de, bilinçaltından süzülen yaşanmışlığa dair birikimler sonucu oluşmuş, kurgulanmış  ‘şey’ler, felsefi oluşumlar söz konusudur. Bilginin kavramsal dayatmasıyla birlikte gelişen, beklenen sosyal rollere, statülere karşı duruş tepkileridir bunlar belki de…
        
Bu noktada düzlemdeki tanımlanabilen ‘taş’ nesnesine değinebiliriz. Taşlar belki de sanatçıda büyüklük ve küçüklüğü ile esnekliğini yitirmiş sosyal rollerin göstergesi olabilir. Duyguya yaptığı gönderme, rollerin insan üzerindeki etkisinin her bireyi etkileme düzeyi olarak alınabilir. Işıltıları ise; bu rolde sahip olunan şeylerin insanda yarattığı gurur-onur duygusuyla özdeş tutulabilir. Yine taşların düzlemdeki işlevsel rolü, sınırları belirleyen, savunma-korunma güdüsü ve alanı, bileştiren-ayıran sağlam-güvenli bir zemin,  ayakları yere basan bir tutum ya da kendini güvence altında hissedebilme özlemi, kökleri ilkel insanın korunma amaçlı ilk eyleminin güncel nesnesi olarak da algılanabilir.

Bir başka bağlamdan bakıldığında yine bu taşlar toplumsal bir sosyallikle de örtüştürülebilir. Şöyle ki; resim düzlemindeki taşlar, görünüşte, müziksel etkinin yarattığı ritimle bileşke kuran öğeler (bütünü oluşturan ve bağımsız olarak da var olan) gibi görünüm vermektedirler. Ancak burada rol bireye ait olarak düşünülebilir, hatta toplumla da özdeşleştirilebilir. Bu durumda topluluklardan yükselen tek seslilik ya da çok seslilik aynı zaman aralığına koşutlanabilir. Eş deyişle; her bir öğe bireysel bir oluşum sayılırsa, bu oluşumda birleşen diğer taşların toplumsallığı çağrıştırması, birleşen seslerin durumlara karşı oluşturacağı çokluk etkisine vardırabilir bizi.

Sanatçının bilinç altına yığılmış olan içsel tepkisi belki de şu nedene dayanır: “Toplumdaki pek çok insan davranışı gibi sosyal ilişkilerin temel örüntüleri geniş ölçüde standartlaştırılmış ve rutinleştirilmiştir.” (Sosyoloji nedir, JOSEPH FICHTER,S.108,1997.).

Toplumları var eden grupların, bireylerin birbiri ile gerçekleştirdikleri işlevsel etkileşme: Süreçlerde; sağlam ve insan haklarını, özgürlüklerini koruma ve de kollayıcı bir tavırla gelişmelidir. Bu anlayışta, bireylerin ortak davranış örüntüleri içinde yer alan işbirliği, uyarlanma, özümseme, karşıtlık, rekabet gibi sosyal pozisyonların durağanlaşmış düzeyini, kinetik/dinamik yapıyla yenileştirmeye yönelik ortak bileşke yaratarak yeni bir dünya düzende, bilinçlenmiş davranış örüntülerinin beklentisi olarak görülebilir. Temadaki ‘evrensellik’ olgusu ile ilişkilendirilen bu düşünsel tavır, aynı anda evrensel temel sosyal ilişkileri de içermektedir bu duruma bağlı olarak… 
 
Sanatçının,  sosyolojik yapısallıkta önemle üstünde durduğu, ben; ‘özne’ ve ‘birey’ ile diğer kişi ve grupların toplumsal yapıdaki rolleri, bu şekilde; siyasi, ekonomik, etnik, dini etmenlerle doğal olarak ilişki kurar. Bu düşünsel ve ruhsal çatı, özgür ifade ve davranış örüntülerinin beklentisini yansıtan bir anlayıştır ve bizde bir çeşit uyarılganlık yaratmayı da amaçlayan roldedir belki de bu küme! Taş nesnesine böylesi bir açılım verecek olursak bizi daha birçok oluşuma taşıyan görüngüler yakalamamızı sağlayabilir.

İnsan topluluğu hiçbir döneminde durağan yapıda olmamıştır. O, yapılandırdığı her oluşumu eskiyene değin kullanmıştır. İşte, bunlardan en üretkenlik içinde olanı ‘kültür’ etkinliğidir. İnsanın var ettiği her şeyle organik ilişki içinde olan ‘kültür’, toplulukların her üyesinin olumlu-olumsuz katkıları ile belli yer ve zamana ait tümel bir oluşum olduğu kabul gören bir görüştür.   

Öyleyse taş nesnesi: Toplumların tümünde insan olmanın gerektirdiği koşullar: ‘kültürel örüntüler’ denilen düşünce biçiminde bir toplum bilincinin yaratılmasına dayandırılan bir yapılandırılma olarak da düşünülebilir. Ya da, evrene ait bir gerçeklik olarak, sağlamlığıyla bilinen bu elemanın devimsel süreç içinde zerrelere dönüşeceğini anımsatan bir imleme de sayılabilir. Ya da, teknolojinin gelişmiş olduğu bu çağda, makine gücü ile un-ufak hale getirilebilen taş nesnesi artık eski sağlamlık etkisinden uzaklaştırılmakta ve sanayi devriminin yarattığı etkilere yönelik bir gönderme yapılmaktadır.

Ya da, aşk/sevgi/dostluk/anlaşma/kızgınlık gibi soyut kavramların bizde bıraktığı anlam boyutuna denk düşen ruhsallığımızla da örtüşebilir. Ya da, düşünce üreten, olumlu ışıltılar saçan,  güven duyulabilinen insanların seçkili görünüşü ve sayıca azlığının vurgulandığı bir sahne olarak da alınabilir. Ya da!..  Ya da!.. Bu çeşitlilikte anlam yüklemeleri, insanda ve belki de sanatçıda, bilinçaltı yığılmalarının umuda açılımından öte, insanlığın beklentileriyle ilgilidir.  Bundandır ki, düzlemde yer çekimi kanunları bilinçli bir biçimde ters-yüz olur, edilir. Bu gelişim-ediş ister istemez bizi zaman kavramı ile karşı karşıya getirir.

Her ne kadar algılanan birincil etki, zaman ve mekân olarak doğa içerikli bir düzlem üzerine güdülenen kurgusal betimlemeler olsa da: Ancak burada yapılanan teknik dile bağlı pentürün uygulanışı, ayrıntıya inmeyen bir doğa ve buna paralel gelişen biçimin, çizgi-renk-anlam soyutlamasına olanak tanır.
Bu noktada, belleğimizi kurcalayıp Kahraman’ın sorunsalındaki ‘ayrıntıdan çok bütünle’ kurduğu iletişime yönelebiliriz. Çünkü O, tek bir birey olarak insan fenomenini irdelemek yerine, dünya ile ilişkilendirir temasındaki her bir oluşumu. Buna bağlı olarak ilgisi her sorun ve her nesneye eşit olarak dağılır. Böylece bu istem, mekân kavramının zaman değerlerlerini ayrı ayrı durumlarda hissetmemizi sağlayan etken olabilir.

Zaman ve uzay, insan bilincinin ürünü değildir. “Dünya, insandan önce, zaman ve uzay içinde var olmuştur ve milyarlarca yıldan beri de vardır. İnsan ise;  sadece on binlerce yıldan beri ortada görülmektedir.”  (Felsefe. Orhan Hançerlioğlu, S. 471 1996).
          
Kahraman’ın resimlerinde kullandığı boşluk/sonsuzluk, zaman/toprak bu bilinçten hareketle yapılandırılır. Böylece kurguda yer alan gerçekliğe ilişkin yer/gök/zaman kavramı apaçık reddedilir. “Eyleme dönüşüm (sanatçı), sanal âlemin içine atar kendini, sanat etkinliği böylece yaşama geçer.”

Oysa ki, zaman/mekân, dış dünya gerçekliğini anlamlandırmamızda iki bilişsel boyut sayılır. Düzlemde, çağlar boyu sürekli devinen zaman olgusu; çağ, yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika, saniye, salise gibi hız birimi ile dilimlendirilerek, bu birimin her hangi bir anında durdurulabilir, salt kendine ait öznel bir zamana açımlanabilir. Kurguda, her ne kadar merkezden (konstrüksiyonda kurulu denge) yayılan bir devinim var gibi görülse de, yan yoktur, yön yoktur, alt/üst/taban/tavan yoktur. Alışılmışın dışında kendincedir kurulan ortam... Bir bakıma yeni bir ütopyalar âlemidir.
Kahraman imgesindeki anlar bütünlüğü, bilincin denetimine sokulmuş uslamlamayla, duygu katmanlarının içinde devinen bir yapıdadır.  Bu günün ve geleceğin düşünsel tasarımlarında, zaman, aynı bilinç ölçütleri ile gelişir. Ama düşüncenin eyleme dönüşümünün en coşkusal etkinliği;  sürprizlerin, rastlantıların, yeniliklerin yaşamıyla kurduğu zamansallıklarla eşzamanlıdır.  İşte sanatçıda o anların coşkun ruhu ile üretim patlaması yaşanır.  Renkler, olgular, nesneler O’nun imlediği coşkuya katılırlar. Ya da o sırada öylesi bir taşkınlık yaşanır ki, sanki resim içine üflenir nefes nefese; yazınsal tümceler girer açılan her kapıdan. Tek bir söz/sözler/iletiler her yana dağılır. An-zaman birikimi içinde anlamı anlamlı kılan imler olarak asılır düzlemin içine, mekânla-espasla ilişkilendirilir. 
Farklı bir irdeleme ise; zaman-biçim bileşkesinde çağların izdüşümü ironiye dönüşür. Bilinmezliğin sonsuzluğunda, bilinen her bir ulamın  (sözlük: aralarında, herhangi bir bakımdan benzerlik bulunan, kategori = felsefe: sosyoloji, bilim, kimya, fizik gibi bilimlerde kullanılan aynı sözcükler farklı anlamlarda tanımlanır. Tek tek bilimlerde kullanılan o bilimlere özgü kavramları genelleştirir ve onlara genel-felsefi bir anlam kazandırır. Felsefe, sh. 430) yaşam süresine sığmayacak, tekrarlı bir devinime bağlı gelişimle çoğalarak ve farklılaşarak artmasına yetişememenin telaşı ve paradoksu (kökleşmiş inançlara aykırı olan düşünce), atmosferde fırtınalı bir sessizliğe neden olur. İşte bu durum, zaman ve biçim bileşiminin ortama yaydığı ‘zaman paradoksunun öznellik boyutudur. Eylemsel tavır (sanatçı), uluslararası tarih çizgisini bazen olduğu zamana rapteder, bazen ileri-geri ışık hızıyla devindirir. Evrenin devinimindeki bu hız, maddenin, yenileşme, değişme, dönüşmesindeki son halini bilmesi açısından her ne kadar insan olgusunun binlerce yılına dağılan zaman dilimini kapsasa da, bir zamanın bilinmeyeni, yine yenileşen farklılaşan insan olgusuyla, yaşamsal bir durum olarak yaşantıya katılacaktır. Bu bize, resimlerin içindeki doğal değişmeceli (metaforik) durumu düşündürür.

Ne ki, çağların atmosferinde bu gerçeklik, geçmişten bu güne değin bildiği her bir bulgunun-olgunun yeni oluşum hali ekremkahraman’ın bir sonraki-evvelki zamana ait ilgisini de oluşturur. Ve bu anlamda imgeleminde (edinilmiş imgeleri birleştirip kaynaştırma, zihinsel tasarım) biriken düşsellik, yüzeye aktarılan biçimsel-renksel oluşumla birleşir. Olguların birbiri içine geçişi başlar. Her keresinde derinleşen-çoğalan düşüncelerin kendi sahnesinde yarattığı anlamlarla bütünleşir böylece.

Burada sonsuzluğun sonuna iki nokta konulup düşünülmelidir. Böylesi bir kurguda; evreni, kavramları, gerçeklik saydığımız her bir varlığı devindiren yapı, doğal olarak bize yansıma kuramını anımsatır ve bu bilgi kuramını özümsememizi önerir.      
                                    
Bu sessizlik içeren, yalnızlığı imleyen ortamdaki diyalog, zaman-biçim uzlaşımı kurarken, mekânsal formlar, geometrik biçimler, simgeler, geçmiş zaman sanatlarında oluşturulmuş özdekler (doğal cisimler-madde-ağırlığı olan nesne), birinci şahıs olarak kendisi olur yani sanat elemanları olarak resme dâhil edilir.

Kompoze edilen düzlemde milimetre karelere ayrılmış anların bütünlüğü espasta oluşturulan derinlik içinde, çağların dün, bugün, gelecek zamanların sorgusunu başlatacak tümlemeyi sağlar.
Resimlerin yorumuna dâhil edilen özdeksel biçimler yani özdeğin başlıca var olma biçimleri zaman/uzay/devinim’dir. Ünlü fizikçi Albert Einstein’ın, genel ve özel bağıntılık kuramında tanıtladığı gibi bunlardan biri olmasaydı diğeri de olmazdı ilkesinden hareketle gelişip hayali (ütopik) bir yapıya ulaşmış sorunsalı yoruma açmak bir hayli araştırmayı da gerekli kılmaktadır doğal olarak.
            
Jean Paul Sartre: “İnsan özgürlüğe mahkûm edilmiştir. Özgürlük tüm hayatımız boyunca bizi seçim yapmayı zorunlu kılar” demektedir. (Sanat Psikolojisine Giriş, Sıtkı Erinç S.68,1998.)
           
Burada ekremkahraman seçimini yapmıştır. Resimlerinde özgürce bilimi, felsefeyi, psikolojiyi, matematiği, arkeolojik/tarihsel verileri, sosyolojiyi kendi öznelliği ile farklı yorumlara ulaştırır. Zaten yaşamındaki entelektüel duruşu da bunu gerekli kılar.

İlginçtir ki; Kahraman resimlerini çözmek ortalama algı ve anlak düzeyini bir hayli zorlar. Çünkü resim düzleminde çok az ve yalın görsel bir dille giren elemanlar/espas, gerçekte senfoni orkestrasında çalan elemanların kullandığı müzik aletlerinin çeşitliliği gibi farklıdır ve çok seslidir. Anlam zenginliği, olguların tek başına ya da birbirini yeniden yapılandırarak çoğalması ile özdeş tutulurken aynı zamanda oluşuma sanatsal kanılar yükler. Bu uzlaşımda yaşanan çelişki, izleyenin kendi içinde ikilem duymasına, ikirciklenmesine (kararsızlık, duraksama), bağımsızca düşünce üretmesine neden olan asıl tutumu sağlar.
Belirtmek gerekirse: Bir sanatçının sanatsal doğurganlığı, hangi sorunsalı açımlıyorsa tam da o boyutta gelişir. Burada değinmek istediğim durum şudur: ekremkahraman, evreni-evrenseli sorun edinmiştir ve böylelikle asla tükenmeyen her çağda kalıcı olan bir kaynağa ulaşmıştır. Söz konusu olan resimler defalarca yorumlanmış ve birbirine çok da yakın olmayan yorumlarla değerlendirilmiştir.         

Bu nedenle Kahraman resimleri ön tasarım ve gelişim olarak bilimsel bilgi ve felsefi düşünce gelişimi ile bireşim kurarak sanatsal/düşünsel/düşsel/ütopik bir alanda seyir sürer. Bu iletisi, O’nun evrenle zenginleşen, tükenmesi mümkün olmayan oluşumların gelişimidir. Onun yaşamdaki duruşu gereği kendinde var ettiği varsıllıkla örtüşen sanatsal çıkarımlardır yapıtları. Yapıtları tüm gerçekliklere karşıt gelişen kurguda yapılanırken çağdaş sanatın gereklilikleri de yapıtta yerlerini alırlar böylece.

Ama yine de O’nun resimleri yalnızca bu çağa ait değildirler. Çünkü sanatçı, her sanatçıya ait olabilecek sanatsal her bilgiyi özgürce kullanma güveni ve rahatlığı içindedir aynı zamanda. Bu ortam sanatla bilimin yol ayrımıdır açıkçası. Burada yapıtlara, estetik beğenisi, estetik tavrı ve kaygısı gelişmiş, sanatla bütünleşmiş bir süje (ressam) eşlik etmektedir.
  
Ne ki, sanatsal çıkarımdaki biçimler, espas salt objenin algılanmasındaki durum değil, süje’nin nesnel gerçeklik karşısındaki aldığı tavırdır. Bu tavır düşünce yoluyla geliştirilmiştir ve nesnel gerçekliği anlamca değiştirmeye yöneliktir. Soyutlama ve modernizmin yaygın olduğu sanatsal çıkarımların alışıla geldiği çağımızda nesnenin kabul gören verileri O’nun kavrayıcı etkinliğinde öznelleşir. Algılamaları sınırsız bir özgürlük yaşar. Kompozisyonlarında, suretsiz gezinen insanın insan olmasıyla, emek vermeyi öğrenmesiyle başlayan bir öykü de vardır.

Bu arada, resimlerdeki sorunsalı incelemeye yönelmiş olan düşünsel boyutum, tüm nesneler ve kompozisyonlardaki oluşumlar arasında, beni şöyle de bir ‘beyin fırtınasına’ doğru sürüklemektedir: İnsan varlığı; evren içinde, yeryüzünde gelir-geçer bir roldedir. Onun işlevselliği, duygusal-düşünsel-maddesel olarak var ettiği her bir durumu, bu soyut ve somut yapıntıların birbirine eklenerek çoğalan kalıntılarının etkinliğini sürdürmesiyle yaşama geçer. Burada, evren deviniminde varlığını sürdüren insan, bu küçük zerrenin (insan)  kendi içindeki varlığının, gelişim/değişim/dönüşümü acaba, evrene nasıl bir katkıda bulunmaktadır’’ sorusunu aklımıza getirmektedir. Yoksa insan; O, kendi doğasındaki sömürme içtepisi ile evreni de sömür-me-k-te-mi-dir? Öne sürüldüğü gibi gerçekten de insan, evren için iyi ve faydalı bir canlı örgenlik midir? Ya Kahraman resimlerindeki çağ geçişlerini, ülkeleri, sosyo-kültürel yapıları, ekonomik sistemlerin dayatmalarını, toplumsal duruşları, bulut ile im’lenen bir simge ile ta uzaklardan gözlemleyen etkisini nasıl ve ne ile özdeşleyebiliriz?
Evrenin zamansallığında insanın var olmaya başlaması… Bilim, sanat, tarih, psikoloji, arkeoloji, antropoloji gibi birçok uzmanlaşmış alan bilgileriyle sürekli yeniden yeniden anlatılmaya çalışılan insan varlığı… bizler… Biyolojisi ve duygu örgenliği, tez-antitez-sentez sürecini henüz tamamlayamamış ve var olduğu sürece de tamamlayamayacak temel fenomen… İnsanın, ağaçlardan, kayalıklardan inerek elini keşfettiği o ilk an’dan bugüne/geleceğe dayanan zamansal devinim...  İnsanın insan olabilmek için geçip geldiği o zorunlu eğrelti yol… zor yol!.

Neler geçmiştir insandan insana çağlar boyu sürüklenerek ve neler çekip neler yaşamıştır anlamlı kılabilmek için bu, zamanla örgütlenmiş hayatı. Duygusal yaşantımızla katılırsak bu düşünceye; “yaşam, ayrıntıda gizlidir’’. Sevmek sevebilmek her şeyi ne çok özveri ister. İnsan, bir diğer insanı sevebilmek için ne çok nedenler yaratır, ne emekler verir. Kendinden yayılanları duyumsatabilmek için kendinde olmadığını düşündüğümüz ne şaşırtıcı roller üstlenir! Anlama dönüştürebilecek kadar bilgi ve duyarlıkla donatmak kendini ne zordur.

Uygarlıkları nasıl var etmiştir, bu toplumsal devinimde ne roller üstlenmiş, ne ezinçler yaşamış, ne çok savaşmış ne çok uzlaşmış ve ne çok başarılara imza atmıştır. Bilimi, düşünceyi, duyguyu, sosyalliği, sanatı, toplumsallığı, bünyesine dâhil edecek merakı edinebilmek için onu nasıl bir dürtü tetiklemiştir acaba?







İnsanın insan olması, gerçeklik ilkesini bünyesine alması, toplumsal bir bilince ulaşması görüldüğü gibi kendini böylesi bir sıkıntıya sokarak çalışmasıyla/emek vermesiyle başlamıştır. İşte, böyle bir öyküsü olan insanın, geleceği nasıl olmalıdır? Bu seçilmiş bir sanat diliyle nasıl aktarılmalıdır, insansal sürece nasıl katılmalıdır? Şiirin, resmin, düşünce yazınsallığının bireşimini kendi bünyesinde taşıyabilmek için insan, nelerden vazgeçmelidir, ya da daha ne denli gelişmelidir? 
Sanat oluşumunun temel taşlarından biri olan edebiyatın konusu olarak düşündüğümüz insan/doğa/yaşam diğer bilim dallarının da konusudur. Ancak, bu bilim dallarının insana, doğaya, yaşama bakış açısı, incelemesi, ifadelendirmesi farklıdır. Tüm bilimler nasıl incelemelerini birbirinden aldığı verilerle kaynaştırarak geliştirirse, benzer biçimde plastik sanatlarda da durum farklılık göstermez. Bu alanın sanatçısı da, bilimle, edebiyatla, tarih, coğrafya, felsefe, sosyoloji, psikoloji, dil bilimi ile yakından ilişkilidir. Sanatçı, tüm bu insana ait örüntüleri birbiriyle ilişkilendirerek, birbirine ulayarak, harmanlayarak bir sanat dili ve ifadesi oluşturur. Temalarını işlerken ya olduğu gibi yansıtmayı seçer ya da kendince değiştirip dönüştürür,  soyutlamacı bir tavır alır ya da tümüyle soyutlayıp başlangıç niyetine yabancılaştır.  Evren içinde var olmuş insan varlığının günümüzdeki edimselliği kısaca böyle özetlenebilir.






O halde Kahraman sanat dilinde bu oluşum nasıl ifadelendirilmektedir?
Bu öyküde insan fenomeni yadsınmakta ya da bu ortamda bu biçime gereksinim duyulmamaktadır. Çünkü düzlemde geliştirilen kurguya simgesel yapılar eşlik etmektedir. Kavram ve durumları belirleyen bu imlemeler, yazınsal dildeki kodlamalarla eş güdümlüdür. Kodlardaki ipuçları, sanat alımlayıcısının psikolojik, sosyolojik, felsefi, bilimsel ve sanatsal bilgisine dayalı usunu aynı anda tetikler. Yine kodların rolü, sorgulatma zenginliği ile ilişki kurmayı sağlayan öğeler olarak görülebilir. Duygu örgenliğinin iletisi olarak irdelenirse; nihai sonuçta tüm imgeler insanın yalnızlığını kanıtlamak-yadsımak üzere hazırlanmış sanal biçimlerdir. Yalnızlık teriminin algıyla kurulacak iletişim aracıdır. Bu bizi, ben/başkaları, kendisine ve ortamdaki her şeye yabancılaşan birey oluşumuna taşır. Diğer yandan; ben neredeyim, kimler yaşamış-yaşamakta-yaşayacak sorularına götürebilir bizleri.

Elbette ki burada paradoks yaratan tutumlardan söz etmek de olanaklıdır. Her insanın imlediği şeylerin, imgeyle nasıl ve ne biçimde açılımlaşacağı sorunudur düşünceye yollanacak soru. Bu düzlem, insanı, sorgulama ve yeniden yapılandırmaya yönelik itki içinde yüzdürür. Yüzmeyi bilenler, kendisinin ve bu resimsel kurgunun sığlarından kurtarır. Yine kendisini, yapıda var olan derinlere doğru yollar, ufuklara doğru açılır. Açılır ama orada boğulup kalmaz.


Yine, aslında düzlemin tümünü ele geçirmiş olan bu kurguda evren olarak tanımladığımız insana ait bir ortam kurulmuştur ki burada ilkellik/ilkel insanın ve eski uygarlıkların imgeleri görselleştirilmiş, doğanın görkemli-yüceltilmiş yapısıyla insan karşı karşıya getirilmiştir. İlkel  insan, doğa karşısındaki çözümsüzlüğünü mitoloji ve dinsel yapılanma ile örtbas etmektedir. Bilimsel bilgi yoksunluğundan ötürü doğadan korkan insanın trajik durumudur bu...



Kronolojik zamana özgü insansal süreç ise insanın yerinde sayarcasına zor gelişmişliğinin bir belge sunumu olarak değerlendirilebilir. Buna karşın, bilinenin gerçekliği ile bu sorun: bugün-yarın-gelecek zamana özgü uygarlık tablosunda seyreden bir kaygıyla ilişkilendirilebilir. Bu imgelere karşıt olarak gelişen geometrik formlar sanatçıdaki duygunun usavurumunun göstergesidir. Resimlerin içinde devinen bilimsel bulguların dayandığı düşünsel çatı bize, böyle bir sanat çıkarımında, uygarlığın vardığı bu noktada, işte tam da burada, çözümleyici bir rolde geçmiş değerlerin anlamını ve bugünden başlayarak geleceğe ilişkin yapılanmamızın ne-nasıl olacağı konusunda her bir durumu yeniden sorgulatmaya yöneltir enikonu.










Algılanabilen bu türden göndermeler değerlerin gerekliliği ve gereksizliğini savunmak üzere tepki dili oluşturmamıza bir önerme sayılabilir. Ve imge böylece us-düş bireşiminin içyapıdaki çatışık uzlaşımı ile yeniden yapılanmaya koyulur.

Özgürlük! Belki de çok zor değişebilecek ya da asla değişmeyecek, evrenin/insanın/nesnenin kendince imlediği yeni anlamlarını, adlarını tuvallere yayarken yaşanır sanırım. Öyle ya, evrensel bir yasa olarak  ‘oluş’ yeni bir oluşun gerçekliğine götürmez mi bizleri. Neden o ‘şey’ler başka ‘şey’ler olmasın? Ruhundaki özgürlüğü kaydeder resimlerine Kahraman. Kanımca yüzde yüz denilebilecek bir gerçeklik vardır ki sanat: yaşamsal bütünlüğün hayata yansıması, hayatla kucaklaşmasıdır. Anlatılara, göstermelere sığmayacak çokluklarla tanımlanmasıdır. Sanatsal her ürün, tüm unsurları ile yapılandırıldıkça hayat olmayan başka bir hayat kendini var eder. Bu kaçınılmazlığın en büyük zaferidir.

Bir bütünlük olarak Kahraman resimlerinde, renk-biçimle, us-duyguyla, düş-gerçekle uzlaşır, düzleme yayılır. Bilinç, bu altı unsurla usta bir diyalog kurar. Eylem başlar-biter, ürün, ürün verme sürecini yaşayan olguya ait tekrarlı kıpırdanmalarla sürdürür.
Renk skalası uyumlu bir armonidedir ve rengin renk içinde eridiği degradelerle gelişir. Rengin kroması tam anlamıyla özgünleşmiş, kendine aitleşmiştir. Kimi elemanlarda ve düşsel doğa düzleminde, çoğu zaman renk oksidasyona uğratılır. Kimi zaman ise, renk alabildiğince berraktır ve bulut imgesinde ve diğer nesnelerde yapılan çalışma gibi ince bir görsel-düşünsel etüt çalışmasını anımsatır bizlere. Ruhsallık tam tamına bu yapıda egemendir ve ruhsal olarak yarattığı psişik etkiyle düzlem oldukça esrarengiz bir ortama bürünmüştür. Zaman ne akşamdır gerçekte, ne sabah, ne de gün ortası. Ortam, kompozisyonda irdelediği temanın ruhunda yarattığı esintiyle koşuklaşır. Renksel kurguda esinti, serin bir yel gibi soğuk renklerle, Akdeniz meltemleri gibi ılık pastel tonlarla, sevecen/sıcak bir temasın, coşkun bir aşkın şiddeti gibi parıldayan-ışıldayan sıcak renklere döner ya da aynı düzlemde etkilerin biri ya da bir kaçını birden aynı anda birden taşır. Bazen de, korkunç bir fırtınanın akıbetinde kasırgaya dönüşen gün yüzü gibidir renk ve kararır.      

Genelde ufuk çizgisi pusludur. Israrla seçilmiş bir belirsizlik taşır, o yüzden de grileşen ara tonların egemenliğindedir. Bu renksel belirsizlik tıpkı hayatta olduğu gibi bir tedirginlik duygusu uyandırır bizlerde. İnsan yaşamında gerçekten bir ‘son’lanma var mıdır? Ya da hayat sürekli bir biçimde tekrarlı bir devinime zorunlumudur ya da insan düşüncesi neden gün geçtikçe bulanıklaşmaktadır? Hiçbir yaşamın geleceğe dair hiçbir güvencesi yoktur, olamaz da. Çünkü düşüncede ve düşteki ‘şey’ler hızla değişen anlamlar ve durumlar karşısında muğlâk bir zeminde seyretmektedir. Bu devinimsel fakat belli-belirsiz süreç, acaba bünyesinde bilinmeyen daha neler gizlemektedir? Gibi gelinen-bilinen her şeye ilgiyi odaklar. Bu renksel belirsizlik birbirinden farklı daha birçok düşünceyi ve düşü çağrıştırabilir. Resimlerin en belirgin özelliği asla kirlenmeyen, buharlaşmayan renk çalışması ile gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu da sanatçının renk konusundaki derin, ince bilgisini bize yansıtan unsurdur. Sanatçı, yapma sürecinde, birçok resimsel-endüstriyel malzemeyi birbiri ile karıştırarak ya da üst üste deneysel araştırmalar yapmış ve bu çalışmaları resimlerine mal etmiştir. Tüm renklerin ruhsal ifadesinde değişmeyen tek bir unsur vardır ki, resimsel elemanlara kodlanan-odaklanan o resimsel klasik ışık... Işığın resim düzenindeki rolü, çağlar arası gizemli bir yolculuğun varlığıyla koşut gelişimler gösterir. Bu demektir ki, her eleman, aynı zamanda farklı bir döneme ait bulgu olarak da temalandırılabilir. Bu durumda aynı biçimdeki 2-3-5 eleman bir bilinmez merkezden ve yine bilinmez merkezin rast geldiği bir noktada ışırlar. Espasla ışığın ilişkisi ise seçilen alana yerleştirilmesi kütlesel olarak bir ileri bir geri yanılsamasına neden olur ve elemanlara yöneldiğinde biçimi pentürün emici etkisinden kurtarmayı amaçlar.  Işık aslında, O’nun iç duygularının akışındaki sanatsal coşkunun eşitlikçi anlayışı ile örtüşür. Bu nedenle de Kahraman’ın ışıkları özgürdür, samimidir, etkileyicidir, sorgucudur. Anlam bakımından açıklık ve netliğin düzlemdeki en dikkat çekici unsurudur. Eş deyişle, ışık unsuru bu güne kadar alışılagelmiş yapısından uzak, metafizik değerleri de dışlamayan özgün yansımalar olarak kullanılır. İlginç olan şudur ki, Kahraman resimlerinde, ışık da sonuçta bir denge unsurudur. Işıkla beslenen biçimin aynı özne (sanatçı) tarafından yerleştirildiği alansal boyut değişse de, konstrüksiyonu yeniden düzenlemeyi gerekli kılan sorunun bu düzlemde yaşama olasılığı yoktur. Fakat yine de ışık unsuru renk ve biçim dengesinin sağladığı bir avantaj olarak görülmemelidir. Çünkü ışık, her bir biçimsel kurgu gibi bir yan elemandır sonuçta. Yani özneye ait öznel kurgu aracıdır.

Koskoca bir evren düzlemi sanki resimlerin ana teması, esası durumundadır. Bu alan gözlem altına alındığında yer yer doğanın ya da bilimin gerçekliğinin tersine çeviren bir görsellikle karşılaşırız. Düzlemde var edilen evrene ait yer-gök diye tanımladığımız/bildiğimiz soyut/somut biçimlemeye eşlik eden pentür dili, aslında evrende var saydığımız evren yuvarlağına uygun eğri çizgi izleme zorunluluğunu ortadan kaldırır. Güçlü bir derinlik duygusunu algılatan düzlem ilginç bir biçimde resimlerde renksel bir perspektif oluşumu kaygısı taşımadan oluşur. Genel olarak elemanların böyle bir düzleme yerleştiriliş biçimleri de ister istemez farklı bir kurguyu gerekli kılar.

Yani bir bakıma gerçekleştirilen kurgu, resimsel yüzeyi farklı bir yapılanmaya taşıyan en önemli diğer etkendir. Ancak burada dikkatimizi çeken ya da dağıtan, resimsel kurguyu çatıştıran espas, ilk bakıştaki dingin etkisine karşılık, sıkça sözü edilen ‘devingenliği’ aklımıza getirebilir. Gizlenen güçlü dinamizm yüzeyde bu kurgu yapıyla oluşturulur. Evrenle ilgili Einstein’ın teorilerinde savunusu, devimlerin ivmeli olduğunu düşünerek ‘genel bağıntılık’ kuramında devimlerin, çekim gücü yerine ivmeden doğduğunu tanıtladı ve şöyle düşündü: Yuvarlak bir evrende düz bir çizgi izleyerek giden çizgiler yoktur. Devinimler evren yuvarlağına uygun eğri çizgiler izlemek zorundadır. Öyleyse hızları da her an değişir. (Felsefe, İvme, s. 199). İşte tam bu noktada resimlerdeki düzlem, yuvarlak saydığımız evrenin, düz ve yatay gelişimi ile pentüre dökülür, gerçeklikteki devinime karşı, sanatsal bir gönderme dili oluşturulur. Renk, işte burada, bu düzlemde en başat (güçlü-etkili) kimliğini yaşar hale gelir.
        
Yoruma bu noktada ağaç, merdiven, soyut çizgi, köşe, ham boya kitlesi vb imgeleri de eklersek bütün bunlar gerçekte içselleşen bir duygu-bilgi aktarımının göstergesi midir? Yüceltilen duyguların vardığı son nokta, sonsuzlukta bir yerlerde ulaşılan en üst basamak, bilgi, teori, düşünce (yücelme-yüceltilmenin bitimsizliği) midir? Ve gözümüzün seyri, karşıtı olarak bu biriktirilmişliğin-yüceltilmişliğin üst sayılan basamağından sessizce geriye doğru inişe geçen, azalan, yitime uğrayan bir duygu deviniminin içinden geçerek ilerler kaçınılmaz olarak. Yer kürenin ya da yaşamın derinliklerine uzanan bu yalın imgeler yok sayılması istenen her bir soyut-somut ilişkiyi göz önünden bir süreliğine ya da sonsuza kadar bizlerden uzaklaştırmak mıdır? Ya da, var olduğu sayılan başka bir âlemin ipuçlarını bilgece aramak mıdır? Ya da, zaman dolunca ait olduğun yere varmak mıdır? Çağ katmanlarına sessizce dalmak mıdır? Soyut düşüncelere ulaşmak, ütopya ülkesine varmak mıdır? İçe bakışın gereği-sonucu duyguların ilk halini bulmak mıdır? Bu simge imgeler nedir? Neden ‘bura-da’dır’lar sorusundan hareketle, nesnenin biçim-öz-içeriğini bozmak, anlam değişikliği yaratılmasını sağlamak mıdır?
İnsansal yaşamı belirleyen kavramlar, insanın toplumsal rolünü gerçekleştirmesi için kendisinin gereksinimlerine uygun yarattığı olgulardır. Son yüzyıllarda ülkelerin kendi sınırlarını genişletmek ya da siyasi erk’lerini, ekonomilerini güçlendirmek için kullandıkları bir araca dönüşmüştür. Sanayi Devrimini tepkileyen insan ruhsallığının altında yatan etkenler başında, insan emeğine artık en az gerek duyulması yatabilir belki de!. Tüm bu yeni oluşan kavramlar; Modernite, Uygarlık, Teknolojik gelişim, Sanayi Devrimini tepkilerken oluşan Post-Modern yaşam, artık insanları mutluluktan, doğayı yaşanırlıktan uzaklaştırmaktadır. İnsanoğlu insanca yaşayamamasının tepkisini birçok dille dışa vurmaktadır.  Buna bağlı olarak, makineleşen dünyada artık insanın yardımlaşma-destek gibi birbirine gereksinimi kalmaması da sayılabilir. Duygularını, yaşamak istediklerini bir sinemada izleyebilmekte ve dolayısıyla bu özlemlere kendi yaşamında ulaşma amacı da kalmamış olabilir. Telefonlarla, televizyonlarla haber-bilgiye ulaşırken, yoğun iş koşuşturmaları ile boğuşurken ne denli yalnızlaştığının farkına varmayabilir.. Hayalleri, düşleri, ütopyaları, özlemleri, amaçları belki de artık tükenmeye başlamaktadır bu her şeyin hazırlanıp toplumlara sunulduğu dünyada!.. Anlamlar, anlamsızlaştırılmaya başlanmıştır artık. Kültürel yozlaştırma Post-Modernizm, Küresellik başlığı altında yaşayan bir döneme dönüştürülmeye başlanmıştır. Tüm bu çatışık gelişim, bireysellik-kişilik-kimlik olgularını da deforme etmiş ve insan kimlikli olmayı bir diğer insanın haklarını engellemekle oluşturabileceği inancına sürüklenmektedir. Oysaki insanoğlu yaşadığı süreci uygarlığa doğru sürüklerken, gelişim-değişim-dönüşüm ilkelerini kullanarak ilerlemiştir. Bu süreç, insanın, kendi yarattığı olgular üzerinden yeni yeni düşünceler ve kavramlar geliştirmesini de sağlamıştır. Teknolojinin gelişimi, dayatılan politik sistemler ve popüler kültür ile varılan sonuç, insan yaşayış biçimindeki anane ve geleneksellik çatısını yıkarken ülkelerin sınırlarını da yok etmekte, hızlı bir aynılaşma başlatmaktadır. Bu biçime tepkilidir düşünce üretebilen ve uygucu olmayan insanoğlu. Diğer yandan doğanın da yaşamsal süreci bozuntuya uğramaktadır hızla.
Kahraman’ın son resimlerinde bu tepkileşim bize nasıl yansır?  
Resimlerinde öncelikle doğasal bir tepki olabilir. İnsan ve dünyasal yaşama gözdağı vermektedir canlı doğa. İklim değişiklikleri, doğasal felaketlerin sıkça yaşanmaya başlaması, sınır tanımaz teknolojik savaşların beraberinde başladıysa eğer!. Doğayı tekrar yaşanır kılabilmeye bir önerme olarak sap yeşili ve sarı yeşil (yellow gren-sap gren) kroma arası bir renk girer resimlerine. Yer kürenin gereksinimi olan doğa-yeşil renk lekesi ile resim yüzeyine acil iniş yapmaktadır. Buna karşılık yer küreye yerleştirilen yanık kahve (burnt Siena) renk lekesi ile kurumakta olan doğayı vurgular gibidir adeta. Resim düzleminde dikkat çekici diğer bir yeni oluşuma göz atacak olursak; yüzeyin teknik aracılığı ile dokusal etkiye ulaştırılması ve çoğu zaman kahraman resimlerindeki valör renk (degradelerinin)  geçişlerinin yerini alması. Burada sorulması gereken soru; resim-toprak üzerinden hareketle, dünyanın doğasal kirliliği ve toplumların kargaşa-keşmekeş (kaos) ortamına sürüklenmesi midir? Bu etki de bizlerin dikkatini doğa ve üzerinde yaşayan insan-toplum-politika-savaşlar gibi olgular üzerinde yoğunlaştırmalıdır sanırım..
Öte yandan kahraman resimlerindeki çadır imgesinin, mor bir lekeye dönüştüğünü görürüz. Çadır imgesiyle eş tutulan mor leke, çadır imgesinin yaptığı çağrışımı yani bu göçer hali açılımlayacak olursak, burada resim alımlayıcısına yaptığı gönderme; toplumları politik dayatmalarla yöneten büyük güçlerin tepeden kumanda ile gösterdikleri-belirledikleri yerlerde-sınırlar içinde yaşama zorunluluğunu vurgulamak üzere yapılandırılmış olabilir.
Son dönem çalışmalarında gözlemlediğim ve ilk dikkat çekici unsurlar O’nun artık simgesi olan ve bulut gördüğümüz zaman ekremkahraman’ı çağrıştıran bulut’ların yavaş yavaş resim yüzeyinin ön planlarına inmesi, grileşmesi, yok olmasıdır diyebilirim. Adeta ‘’bulutsuz-insansız’’ bir düzleme geçiş başlamıştır. Neden’dir bu geçiş? Bulutsuzluğun anlamı; Post-Modernite’nin, insan duygu-düşünce-ilke-imgelem gibi değerlerini nasıl yok ettiğini vurgulamakla eşgüdümlü tutulabilir. Post-Modernite’nin insan yaşamlarına usulca sokulması sonrasında popüler kültür aracılığı ile temelinde siyasi dayatmaların yer aldığı ustaca kurulumların varlığını vurgulatmakla eş anlamlı olabilir. Resimsel gelişime baktığımızda yüzeyde bulutlara amorf (şekilsiz-biçimsiz) renk lekeleri eşlik etmektedir. Bu parlak renklerle resim içine alınan amorf lekeler, popüler kültür im’leri olabilir. Oldukça kalın katmanlarda ve toplumlara sessizce sokulan dayatmalar aynen gerçek yaşamdaki gibi imge bulut-insan-birey birlikteliği ile ve küçük küçük formlarda iken, dayatmaların dozu arttıkça bulut-insan-birey bu ortamda kişisizlikleştirilmekte, uygucu insan biçimine dönüştürlmekte,  silinmekte ve yok olmaktadır. Bir diğer dikkat çekici durum, bulutların Amorf renk lekelerinin plastitesi, valör tekniği ile kütlesel ve adeta resmin üzerine kurulmuş-yapıştırılmış (assemblage) edilmiş izlenimini yaratmaktadır.
Bu etkiyi güçlendiren diğer bir etki ise, bulutların yer küre üzerine çökmesi ile insan-birey varlığının küçültülmesi-kimliksizlikleştirmesi olarak da özdeşleştirilebilir. Tüm bunlara bir tepki olarak çifçi rolündeki kahraman resminin tam da orta yerine bir ÇARIK girer. Kahraman resim-toprak yüzeyine giren ve Küreselleşme adı ile ülkelerin yapılarını kültürel bozuntuya uğratmaya HAYIR diyen bir ÇARIK.  
Ekremkahraman resimlerinde nesnenin, doğanın, insanın, insansal yaşamın durumu hep bu anlayışla kavranılabilir. Öyle ki; tek bir nesne böylesi varsıl düşüncelere gönderme yaparken, özneyle nesnenin (eytişimsel özdekçilik) karşılıklı iletişimi öncelikle psişik yanı tetikler. Bu noktada, metafizik dışı bir gelişim söz konusudur. Yüceltilmiş her bir eleman ya da kurgu, idealizmle uyuşmak yerine orayla sürekli olarak çatışırlar. Resimlerde kurulan felsefe özdeksel bir gelişimi imler. Ve bu durum belki de şöyle açıklanabilir: “Özdek, kendiliğinden devingen ve gelişkendir” Einstein’ın “özdek, devinim, zaman ve uzaydan ayrılmaz” savını bizlere bir kez daha hatırlatır.
Bununla birlikte bütün bunlara bağlı olarak, Kahraman resimlerinde yine de kendini tekrarlama diye bir kurgudan söz edilebilir mi?
Unutmayalım ki, Kahraman sanat eğitiminden çok daha önceleri anlağını, ifade etme kültürünü geliştirecek bilgi birikimin sürecini başlatmış bir kimliktir. Bu uzantıyla seyreden yaşantıda elbette ki, bilgeliğin şaşılası durumu, kimi kimlikleri açmaza sokabilir. Ancak diğer bir gerçek vardır ki; Kahraman, kurguladığı düzeni daha baştan evren olarak belirlemiştir. Bu nedenle de daha başından itibaren her sanatsal devinimi resimlerindeki her oluşum gibi yeniden yeniden görülmeyen bir başka devinimle var edilir ya da yok edilir. Bilginin tanıtladığı evren devinimini, yine bu bilgi ile ilişki içinde olan insanların düşünsel yolla algılamaları olanaklıdır.
“Çağdaş resimde her şeyi göstermek gibi bir gereklilik yoktur.” savından hareketle, bu platformda soyut olan da budur. Gerçeklikte var olan devinim resimsel kurguda var olan tüm elemanların yapılarında da vardır. Dolayısıyla elbette resimsel bir süreklilikten söz edilebilir.
Sanatçının resimlerinin sorunsalı aynı zamanda felsefenin de konusudur. Einstein’ın özdekçi diyalektik yönteminde “doğasal, toplumsal ve bilinçsel bütün olgu ve olayları devinimleri içinde anlamak yöntemidir.”
Bir kayanın atmosferik şartlarla birbirinden ayrışarak minorolojik yapılara bölünmesi, kütleden zerrelere ayrışması gibi, bir zaman önce kütleselliği olan amorf yapıdaki bir biçimin çözülen zerrecikleri başka bir role geçmiştir. Kahraman bu gerçeklikte nesnelliği (özdekleri) biçimsel olarak aynı kurguda (ev-çadır-ağaç-bulut-geometrik form-boya vb) yapılandırırken, anlamsal boyutunu; tanımlamaların, kavramsalın, bildik, tanıdık, bir anda anlaşılabilirliğini ortadan kaldırır. İzlenceye sorgulanabilecek yeni bir yaşantı sunar. Bu bir anda, yanılsamayı (resimdeki betilerin gerçek dünyadaki nesne ve gerçek görünümleri) reddeden tavrın içtepisellikle gelişmiş tutumuna uygun düşmektedir.
Aynı zamanda, yüzeyde evrene ait, ilişkin ve saltık diyalekt söz konusudur. “Diyalektik anlamı çeşitli ilişkilerle değişen ve değişecek olduğundan ötürü geçici olan, bu yüzden de temel olmayan ilişkin (göreli) karşısında; sürekli, sonsuz, sınırsız ve bundan ötürüde temel olanı dile getirir. Özdek bütün olarak saltık (koşulsuz-mutlak-şartsız) ama onun sonsuz değişikliklerle beliren biçimleri, ilişkindir (göreceli).  Doğasal, toplumsal, bilinçsel her olgu kendisinde var olan karşıt ve ilişkin karşıtlığının çelişme ve çatışması ile oluşur-gelişir. Bu oluşma ve gelişme süreklidir.”
Bir sanat yapıtını sanatsal gerçeklere dayandırma biçimi belki de alışılmışın dışında bir durumdur ama diğer bir durum daha söz konusudur ki: Ekrem Kahraman,  tanıtlanmış evren biliminde, tüm verileri yeniden adlandırmakta ve resimlerini normalitenin dışında özerk bir sanatsal yaşam pratiğine ulaştırmaktadır. Bu noktaya ulaşmak aynı zamanda O’nun, bilgiye, kültür ve ideolojiye bakışının anahtarı konumundadır. Kodlardaki çeşitlilik, felsefi düşünselliği ile bilgideki perspektivist oluşumun kapılarını zorlayarak, kendisine ve sanat alımlayıcısına gelişim sağlamaktadır belki de. 
Belki de tüm evrene ya da hayatın özüne…
           
Belgin Balanoğlu Alagöz
26 Temmuz 2005, Salı, 25 Ekim 2010, Pazartesi

20 Ocak 2012 Cuma

SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA




  

RH + ART Magazine (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
SAPANCA DOĞA PARK ÇİFTLİĞİNDE YENİ BİR SANAT EKOLÜ OLUŞMAKTA

III. ULUSLAR ARASI  PORTAKAL ÇİÇEĞİ PLASTİK SANATLAR KOLONİSİ

Uzun yıllarınız Akdeniz Bölgesinde geçtiyse eğer, siz de  ‘’Uluslararası Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi’’ gibi bir cümleyi duyar/okurken burnunuza mis gibi kokular gelir. Aslında oluşturulmuş olan Portakalçiçeği Plastik Sanatlar Kolonisinden de tam anlamıyla yeni açan çiçeklerin ve doğa içinde gerçekleşen yaratımların güzel, yapıcı kokuları yayılmakta Türkiye ve Uluslararası Sanat ortamlarına.
Kalemlerin, fırçaların, ellerin, düşüncelerin kısacası yaratı ve emeğin, yüreklerin coştuğu günler yaşanmakta Haziran başından bu yana.

Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen ve dördüncüsü planlanmaya başlayan Portakalçiçeği Kolonisine katılan ülkeler; Makedonya, Almanya, Azerbaycan, İtalya, İngiltere, K.K.TC.,  Rusya, İspanya, Danimarka, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye. 

Konuya derinlemesine girmeden önce Ahmet Şahin’in yaşam felsefesiyle örtüştürdüğüm bir bakış açısıyla başlamak istiyorum.
Büyük İskender ölmeden önce vasiyetinde üç istekte bulunmuştur;

1-      Tabutu dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı,

2-      Elde ettiği tüm zenginliğin (altın-gümüş-değerli taşlar) tabutu mezara gidene kadar serpiştirilmeli,

  3-      Elleri, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

Bu vasiyetin açıklaması ise; 
 1-      En iyi doktor dâhi ölüme çare bulamamıştır.
2-      Kazandığın her servet dünyada kalır, paylaşmayı esirgeme.

3-      ‘’Zaman’’, elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır.  Para kazanabiliriz ama daha fazla para kazanamayız. Dolayısıyla birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz. Zaman, hayatımızdır ve çok değerli bir hediyedir. Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da sana ne denli değer verdiğini bil.
Birinci vasiyet, her canlının ortak kabullendiği bir düşüncedir. Ancak, ikinci ve üçüncü vasiyeti yaşarken gerçekleştirebilen çok azdır. Portakalçiçeği gelişimini okudukça İskender’in ikinci ve üçüncü vasiyetini kendi doğal yapısıyla yaşarken yaşama katmış bir insanla karşılaşacaksınız.

Portakal Çiçeği Kolonisi ile Tanışma
Güzel bir davet aldım ve bir Pazar günü nazik ev sahibimizin yolladığı minibüs ile evlerimizden alınarak yola çıktık. Konuk yazarlar, Gazeteciler, Sanat Fakültelerinden hocalar ve Sanatçılardan oluşan grubumuzla keyifli, sıcak bir yolculuk yaptık. Yolda sohbet sürerken elbette ki sanat ortamına ait konular konuştuk. Ama odak nokta, Sanat Eleştirmenlerinle ilgili idi, söylemleri ve anlaşılmaz yazıları bir hayli espri konusu oldu. Çitliğe vardığımızda kafes hayvanlarının yer aldığı bölümü geçerek konukların ağırlandığı, sanatçıların dinlendiği-yemek yediği mekâna oturduk. Hangarın içinde bitmiş ve duvarlara asılmış resimleriyle mini bir sergi karşıladı bizi. Ahmet Bey bizi karşıladıktan sonra, elinde çekiç-çivi ile bir sanatçısının resmini duvara yerleştirmek için yanımızdan ayrıldı. Sanatçıların çalışmalarına böyle katılıyor olmasından ve aynı heyecanı yaşıyor olmasına tanık olunca gerçekten bir sanatsever, idealist iş adamıyla karşılaştığımı baştan kabul ettim. Kısa  çay molasından sonra merakla çiftliği gezmeye çıktım. Çiftlik kamelyalarında, ocak başlarında, doğa alanlarının her köşesinde keyifle üretim yapan sanatçılar konuçlanmış. Gezintim sırasında çok sevdiğim arkadaşım Heykeltıraş Serap Gümüşoğlu ile karşılaşmak benim kadar onun için de tatlı bir sürpriz oldu. Yine çok iyi tanıdığım ve saydığım Adnan Turani, Mersin’den tanıdığım Ahmet Yeşil işleri bittiği için gittiklerinden dolayı çiftlikten ayrılmışlardı. Çiftlikte zaman geçirdiğimiz sürece Ahmet Şahin’in dostları ve civar köy-kasaba-şehirlerden aileler çocukları ile ziyaret yaptıklarına tanık olduk. 


Sakarya Valisi Sn. Mustafa Büyük Bey ve Sapanca Kaymakamı Sn. Osman Sarı Bey de davetliler arasına katıldı akşamüstü. İlgi ve övgü ile sanatçıların yapıtlarını incelediler, sohbetler yaptılar, eserlerle ve sanatçılarla fotoğraflar çekildiler.
Sn. Vali Mustafa Büyük duygu ve düşüncelerini şöyle ifade etti Sanat Kolonisi ile ilgili olarak:

Sakarya için yeni ve çok güzel bir gelişim, bizi mutlu ediyor. Şehrimizde bir Sanat Merkezi olması konusunu çok heyecan verici buluyorum. Sizlerle de birlikte hem Türkiye hem Sakarya ve Sapanca’ya Sanat adına güzel gelişmeler sağlayacağımıza inanıyorum. Ahmet Şahin Bey’e ve Emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Sn. Kaymakam Osman Sarı Bey ise sohbetimiz sırasında; - Özel Sektörde çalışan İş Adamlarımızın Sanat Alanına böyle idealist katılımlarını görmekten mutlu oluyorum. Ulusal ve Uluslararası Sanatçıları biraraya getirerek Sanat Etkinliği düzenlemek, sanatçıları tanıştırmak, kaynaştırmak gerçekten çok yapıcı bir davranış. Sanatçılar Doğa Park’ta yalnızca sanat üretmiyorlar, geceleri yemek sonrasında sanat sohbetleri de yapıyorlar. Bu sohbetleri ‘’Sanat Tarihine not düşmeler’’ olarak değerlendiriyorum ve kitaplaşması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, Sakarya ve Sapanca’ya kazandırılan anlamlı ve değerli Sanat Etkinliğini takdire şayan buluyor Ahmet Şahin ve Ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.



Sapanca Doğa Çiftliği ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi



 


Öncelikle kısaca Sapanca Doğa Park Çiftliğinden sözetmek istiyorum; Doğa Park adından da anlaşılacağı gibi Sapanca Gölü kıyısında, orman içinde bir çiftlik. Hani diyebilirim ki; bir sürprizle karşınıza çıkan cennet. Tüm doğa içiçe geçmiş, hayvanlar, ağaçlar-bitkiler, göl ve gölet/havuzlar iç içe. Ve tabi heykeller.. Atmosfere uyum içinde şirin bir yaşam yuvası, hayvan barınakları, koca bir uçak hangarı, heykel atölyesi, ressamların iklim koşullarına göre düşünülmüş yarı kapalı atölyeleri, ve sanatçıların kuşların, kazların dolaştığı bahçe alanında çalışma tercihleri için koca şemsiyeler.. Göl kenarındaki sazlıklar çiftlik sahibi tarafından korumaya alınmış. Son yıllarda göl kıyılarına kurulan restoran ve kafeleri düşününce doğaya bu denli saygı ve sevgi duyan insana hayranlık duymamak mümkün değil. Çünkü doğanın ilkel halini bozmadan bir yapı kuran insan sayısı kalmadı gibi.. Bir uçak hangarı ve içinde gerçekten de bir uçak var. Uçak, hareket etmeye hazır gibi. Sanki siz otururken tepenizden uçup gidecek. Hangarın odak dekoru olan bu uçak, Zirai Donanım Kurumunun havadan ilaçlama uçağı imiş bir zamanlar. Ancak havadan ilaçlama yasaklanınca uçaklar da satışa sunulmuş ve uçaklara, uçuşa gençliğinden beri sevdalı olan Sivil Pilot olan Ahmet Bey satın almış. Yemek sırasında hoş bir müzik ziyafeti ile daha bir keyiflendik. Hangarda yer alan piyano, Angelus (USA) marka ve 1977 yılına ait. Çok sevdiği ama kaybettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında müzisyen olan arkadaşı Şahin Yüzak Bey ile seçmişler. Eski filmlerde izlediğimiz yan koltuklu motor ise 1930 yılı yapımı İngiliz Norton Marka.    





Çok eskilerden kalma koca bir kantar da yerini almış dekorlar içinde. Sanırım Ahmet Şahin’in kocaman sevgi yüreğini ancak bu kantar tartabilir. Eski bir şömine kış aylarının keyfini sürmek için elzem olmuş mekânda. Kanada yapımı kano da dekor içine girmiş ve eskiden deri tüccarlarının deri topladıkları bir kano olduğunu öğrendim sohbette. Evinde ise cam yemek masasının altına yerleştirilmiş maun ve meşe kaplama yarış kiki. İki tane ağaçtan sütun tavanın yapı (konstrüksiyon) elemanı ve eski Anadolu evlerinden kalma. Eski dönemlere ait kalaslar, tarihi-manevi değer olarak onun koruması altına girmiş. Evinin verandasında geyiklerin yaşam süreçlerinde attıkları boynuzlardan bir heykel tasarlanmış. Avcılığa da merakı olan Şahin’in çok eski zamanlara ait av silahları koleksiyonu da var hem çiftlik evinde hem de Kuzguncuktaki yalısında. Böylesine çok çeşitli sanatsal ve tarihsel objenin estetik bir şıklık ve özenle dekore edilmesi, keyifle yaşanası bir alana dönüştürmüş tüm mekânlarını. Çiftliğinde, ofisinde ve yalısında sevdiği, yaptığı her şey’e tanıklık etmeniz mümkün.  Müzik, Avcılık, Denizcilik, Doğa,  Plastik Sanatlar, Uçak ve uçuş tutkusuna ait biriktirdiği çok zengin bir koleksiyona sahip.





Ahmet Şahin’i Tanıyalım 
Ahmet Şahin, Elazığ’lı bir iş adamı, neredeyse tüm yaşamı boyunca doğa, insan, hayvan, sanat sevgisini yüreğinde harmanlamış. Evli, iki çocuğu, torunları ile hep aynı ortamlarda aynı duygularla sevgi üretiyorlar. Babası rahmetli olmuş ama eğitime çok önem veren hayırsever vatandaşlarımızdan.
 Sanat Kolonisinin kurucusu Ahmet Şahin Bey; yüreği insan, sanat, doğa, hayvan, antika eşyalar ve dünya kültürleri sevgisi ile dolu bir dünya insanı. On sekiz yaşından bu yana eski eserler ve sanat eserleri biriktirmeye başlamış. Doğa sporları, motosiklet merakının yanı sıra sivil pilot. Doğa, spor, sanat, edebiyat, kendi ülkesi ve yabancı ülkelerin kültürlerine karşı ilgisi onun bilinçli ve çok değerli koleksiyona sahip olmasını sağlamış. Ve çok uzun yıllara dayanan sağlam dostluklar. Sapanca Doğa çiftliği ve Kuzguncuk’taki yalısı, resim, müzik aletleri, eski ve özel gemilerden alınmış kamara pencereleri, telefonlar, dümen teşkilatı, dürbünler, radarlar, arkaik dönemlere ait seramikler, çalışma/toplantı masaları, Yurtdışı ve Türkiye de geçmişte varolan şirketlerin tabelaları, eski dolaplar, kütüphaneler ve bir dolu kitabı sayabilirim. 


Ahmet Şahin’in tarihsel değerleri olan eski eşya, eski eser, Sanat Eseri ve çeşitli aletlerden oluşan koleksiyon dizinini bu sayfalarda anlatmak pek olanaklı görülmüyor. Koleksiyoner ve doğa-sanatsever Ahmet Şahin için sanırım ayrıca bir inceleme yapmak ve yazmak gerek. Çünkü her şey o kadar estetik, ince bir zevkle seçilmiş ve bir araya getirilmiş ki.. Doğa Park ziyaretimden sonra Kuzguncuk’taki Yalısındaki söyleşimizde sanat ve antikaya ilgisinin onsekiz yaşlarında başladığını öğrendim. Babasından gördüğü antika merakını daha bir varsıllaştırarak yola çıkmış. Ressam ve müzisyen, şair, edebiyatçı dostları ile sanatla içiçe yaşamış ve yaşamaya devam etmekte. Sanata ve antikaya merakını yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerinde özel olarak kendisi araştırıp edinmiş. Doğa sevgisi, evlerinde kuş balık beslerken çok küçük yaşta başlamış ve artarak devam etmiş. Çalıştığı tüm alanlara bu sevgiyi taşımış. Beslediği hayvan sayısı üreyerek artınca hem Ankara’da hem de Marmaris-Köyceğiz arası edindiği çiftliğinde çeşitli cinslerde beslediği tüm hayvanlara ait oldukları yuvayı kurmuş ve şimdilerde sıkça yaşadığı Sapanca Doğa Park çiftliği projesini gerçekleştirmiş. 

Portakal Çiçeği Kolonisinin yapılanma öyküsünü Ahmet Şahin’in anlatılarından aktarmak istiyorum. 



-Genç yaşlardan bu yana edindiğim sanatçı dostlarım ile sık sık buluşup sohbetler yaparken düşündüğüm bu projeyi paylaşırdım. Koloni kurma düşüncesi öteden beri oluşmuştu bende. Portakal Çiçeği Şirketimi Sanat Kolonisi oluşumuna destekleyici (sponsor) yapıp yola çıktım. Sanatçıların bu oluşumdan nasıl haberi olduğunu sorduğumda; -web sitesinden ulaşıyorlar ve yurtdışında arkadaşlarımın olduğu birçok Üniversiteden hocalar da yönlendiriyor, gönderiyorlar. Sanat fakültelerinde okuyan son sınıf öğrencilerine de bu projede yer veriyoruz. Sürekli yazışmalar içindeyiz. Yurtiçi ve Yurtdışından talepler çok fazla ve ben ve ekibim Portakal Çiçeğinin giderek genişlemesi, sürekliliği için çalışıyoruz. Bu yıl engelli sanatçılarımız için davet yaptık, bu davetlerimizi sürdüreceğiz. Yakın bir zamanda ilkokul öğrencileri için de yeni bir proje düşünüyorum. Sanatçı ailemizin genişlemesini, katılımcı ressamların ve eserlerin de gelişerek daha da iyi eserler üreteceklerine inanıyorum, dedi.

Ne kadar umut, keyif, onur verici sözler dinledim sanat ve insanlık adına… Sanki bana geleceğin kendine ait anlayışlarıyla oluşacak ve farklı bir ekol de gelişecek Sanat Fakültesini, Müzesinin temellerin atıldığı bir tarihe tanıklık ediyormuşum gibi geldi. 


Tümüyle idealist duygularla ve sağlam bir organizasyonla başlattığı Portakalçiçeği Sanat Kolonisi oluşumunda kendisiyle birlikte bu özverili çalışmayı üstlenmiş olan kişilerden de söz etmek isterim.  Elbette ki Başkan Ahmet Şahin Bey ve ailesi, Genel Koordinatör; Hakan Köpri, Sanat Kolonisi Başkanı; Gazanfer Bayram (Makedonya), Koordinatör Yardımcısı; Deniz Algıer ve sanatçıların ve konukların tüm gereksinimlerini sağlayan birçok emekçiyi de söylemeden geçemeyeceğim. Ve tabii en büyük sorumluluk Ahmet Şahin sevgili eşi, çocukları ve torunlarının da yer aldığı küçük, şirin, sanat enerjisi yayan bir köy Doğa Park Çiftliği gelip-giden konuklarıyla.  

Biz sohbet ederken sanatsal etkinliklerini bitirip ülkelerine dönmek için İstanbul’a gelen sanatçı dostları geldiler yalıya. Gazanfer Bayram (Mozaik Sanatçısı-Makedonya), Marat Bekeyev (Ressam-Kazakistan), Zarko Jakimovski (Ressam-Makedonya) sohbetimize katıldılar. Bu sohbette Ahmet Şahin’in İtalya da ‘’Mozaik Oggi Derneği’’nin Başkanı Fernanda Tollemetto’ nun ‘’BRACANO’’ ödülünü vermek için davet edildiğini ve 29 Mart’ta bu ödül törenine katıldığını ve sanatçıya ödülü verdiğini bu güzel sohbetin devamında öğrendim. 

Koloni Başkanı Gazanfer Bayram Makedonyalı Mozaik sanatçısı ve Şahin ile yirmi yılı aşan dostlukları var. Bayram, Uluslararası Mozaik Derneği Başkanlığını yürütmekte ve Mozaikçiler Birliğinin saygın bir üyesi. Üsküp’te Balkanlar’da yaşayan tüm Türk kökenli insanlar gibi yaşadıkları metaforları taşların o eşsiz renkleri ışığı, enerjisi ve sessizliği içinde insan duygu ve yaşamsal kırılmalarıyla özdeşleştiriyor. Luan Starova; Bayram’a ait kitabında şöyle der sanatçının sorunsalı için; Belki de başka hiçbir sanat dalı, mozaik kadar insanlığın bütünlüğünü, kırılmalarını ve çarpışmalarını sentezleyememiştir. Makedonya gibi hem Balkan hem Akdenizli olan bir ülkede, yerin altında ve üstünde büyük uygarlıkların ruhu, insanlığın büyük MİT’leri yaratılmış, Greko-Romen antik ögeler ve İslami Medeniyetlerin alakasız parçaları bile iç içe geçmiş ve mozaik uyum arayışında tam anlamıyla bir adanma derecesinde güçlü, yaratıcı bir hayat için adeta birikmişlerdir. Gerçekten de çok değerli bir çalışmasına tanık oldum çiftlikte. Bu değerli sanatçının sanatsal geçmişini incelemenizi öneririm; http://gazanferbayram.com/aboutme.asp
Portakal Çiçeği Plastik Sanatlar Kolonisi ‘ne bu yıl katılan sanatçılar;
Türkiye’den Adnan Turani, Ahmet Yeşil, Berice Nevin Berberoğlu, Çağla Göksu, Çağla Nehoş, Dilara Şahin, Mehmet Aydın Avcı, Mehmet Özer, Meral Pekün, Necdet Can, Neslihan Özgenç, Neslihan Öztürk, Berica Nevin Berberoğlu, Serap Gümüşoğlu, Şermin Ciddi. 

 

Yabancı ülke sanatçıları ise: Azerbaycan’dan Anar Eyni, Soltan Gara, Yaşar Guliyev,  İtalya’dan Claudia Chıanuccı, Guiseppe Nıstıco, Jaime Carvalho, Roberto Dragonı, İngiltere’den David Cregeen, Meksika’dan Elizabeth Ross, Makedonya’dan Gazanfer Bayram, Orhan Osmani, Yakup Hayro, Zarko Jakimovski, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Feridun Işıman, Danimarka’dan Lone Seeberg, Kazakistan’dan Marat Bekeyev, Almanya’dan Ramon Noel Tetkov, Rusya’dan Vladimir Fomichev, Zoya Norina. 


Sizlerle paylaştığım Portakalçiçeği Kolonisinin yapılandırılmasındaki önemli bir farkı vurgulamak isterim. Bu idealist sanat yapılanması, sanat eserlerinin sergilenme prensibinden yola çıkmıyor. Sanatçıların üretim yapmasına olanak tanıyan mekân oluşturmayla başlıyor. Sanatçının konuk olduğu sürece sanatsal gereksinimleri, sorumluluğu Şahin ve Ailesinin varsıl yüreğinde taşınıyor.
Ahmet Şahin’in kurduğu ‘’Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi’’   tam da bu gelişime çok büyük destek veren nitelikte. Hatta sunduğu atmosfer ve kuruluş felsefesiyle birlikte çok daha farklı bir oluşum. ‘’Sanat var mı yok mu? , Sanat nereye gidiyor?’’ gibi sorgulamalara bir cevap verir gibi karşımıza çıkıyor. Popüler Kültürün; Globalleşme, Küreselleşme başlığı altında az gelişmiş ülkelere dayattığı Kültürel bozuntuya ‘DUR’ demekte, belki de!. Modern Dünya düzeninde; teknolojinin gelişmesiyle, iletişim ve bilgi aynı anda Dünya’ya yayılırken, zaman ve mekân kavramı da aynılaştırılmaya çalışılmakta küresel güç odakları tarafından. Dayatmacı kültür ve değer fırtınası estirilmekte. Oysaki yadsınamayacak bir durum vardır ki; sanatçı öz kültürü ile beslenirken ülkesi ve dünya gidişine bakarak, yaşamı ve dünyayı sorgular. Aynılaşan dünya düzeninde sorunların da aynılaşması sanatçının söylem dilini de aynılaştırır, düşüncesindeyim. Farklı görüşler ve farkındalıklar yok olur. 


Doğa Park’ta gözlemlediğim, birbirinden farklı ülkelerden gelen sanatçıların, kendi ülke sorunlarından tepkiledikleri, modasal olmayan sanat dilleri ile sanatlarını ifade etmeleri. Bugünün sanatında, yeni arayışlar içinde olan birçok sanatçının çalışmalarında yer alan, bana göre sanatsal gelecek göstermeyen denemelere rastlanmıyor. Bu noktada belirtmem gerekir ki, zaman kavramı, bugünün birçok sanat akımını ya da dilini, Sanat Tarihi geçmişinde yaşanan; Pop-art, Op-art, Kich gibi sanat tepkilerinin yer aldığı dönemler olarak kalacaktır. Çünkü aslolan sanat yaratımı, yüzyıllardır farklı dillerin gelişimine rağmen ayakta durmaktadır. 


İşte tam da bu noktada ‘’Portakalçiçeği Sanat Kolonisi’’ , ‘’Sanatta süreklilik’’ ilkesiyle örtüşen bir yapı kurmuştur. Bugüne değin gerçekleşen sanatsal oluşum biçimlerinden farklı bir anlayışla yapılanmış. Kesinlikle geleceğe göre tasarımlanmış. Ve hatta bu yıl Portakalçiçeği Kolonisinin dernek çalışmalarının da başladığını öğrendim Ahmet Şahin ile yaptığımız söyleşide. Gelenekselleşmeye başlayan Portakalçiçeği Kolonisinde gerçekleştirilen sanat eserleri, İstanbul ve Ankara da sergilenmekte ve sonrasında şu an Ankara da inşaatı süren Portakalçiçeği Rezidansa monte edilecek ve yerleştirilerek sürekli sergi olanağı yaratılacak sanatçıların eserlerine. Ahmet Şahin’in inşaat şirketi tarafından Ankara ‘Portakal Çiçeği Vadisi’nde şehrin en yüksek binası (165m.) olarak yapımı devam ediyor. Rezidanssın özelliği yalnızca yüksekliği ve akıllı bina donanımlı olması değil. Tümü ile doğal tabiat yaşamına saygı ve sevgi duygusu ile imar edilmekte. Yerleşim alanlarından daha büyük yeşil alana sahip olan Rezidans bu anlamda belki de Türkiye’de bir ilk. Sanatsever Ahmet Şahin’in, Doğa alanları ile kuşatılmış Rezidansında daimi bir sergi salonu da yeralmakta.


Zaten, Sapanca Doğa Park’ta kurulan Portakalçiçeği Kolonisi, ismini Doğa içinde yapılanmakta olan Rezidans ’tan almış. Sanatçılara sunulan doğal tabiat ortamı, şehirlerde yuvalanmak zorunda olan sanatçılar için, doğayla içiçe, tabiatın kokusu, görsel zenginliği, şehrin trafik keşmekeşinden, yaşam kargaşasından uzak huzur içinde ve keyifle yaşanan bir sanat atmosferine dönüşmekte. Sanatçılar eminim ki, bu görsel şölenden aldıkları ruhsal coşkuyla, kendi sanat söylemlerinin de en coşkununu yaratmakta. Eş zamanlı olarak, çağın sorunlarından biri olan ‘yalnızlık/yabancılaşma’ gibi kavramların, sanatçının, paylaşımcı/spontane/çocuksu yüreğinde açtığı acıtma-incinme duyguları, bu muhteşem atmosferde kısa süreliğine de olsa önemini yitirmiş durumda.  Duygular, kişisel çatışmaların izi, boşluklar, mutsuzluklar, umutsuzluklar bile onarılmakta/yeniden düzenlenmekte. Yeni bir coşkuyla yaşama bıraktığı yerden yeniden başlamakta sanatçılar belki de!.
Yüzyıllardır sanatçının sorunu olan ‘meta’ da önemini yitirmiş durumda, zira Ahmet Şahin, sanatçıları tüm yüreği ile kucaklıyor, konuk ediyor ve sanatta dönem dönem yaşanılan bir sanat kardeşliği, dostluğu, paylaşımı kısacası birleşimi kuruyor.


Pek çok çağ gibi, Sanat Yapıtı ve Sanatçı Kimliğini kuşatan onca sorunla boğuşan sanatçının, yaratma edinimini kaybetme tehlikesiyle ile karşı karşıya kalma olasılığı yüksek görülüyor. Modernleşen dünyada, hızlı değişimlerin yarattığı; Değerlerin: değişim/dönüşüm süreçleri yaşanmadan hızla dönüştürülmesinin beraberinde getirdiği birçok algı farklılıkları ve davranış biçimleri, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel yapıyı etkilerken herşey’e duyarlı olan sanatçı, oluşan bu çatışkılarla da boğuşmak zorunda kalmakta. Modernleşen dünyada Bireyselleşmenin, yön değiştirerek veya bozuntuya uğrayarak bencilik/ego-ben duygusu ile yer değiştirmesi, paylaşım duygusunun merkezi olan ‘sevgi’ duygusunun da sınırlanmasını beraberinde getirmekte.

Sanayi Devrimi ile başlayan ve Modernite ile hız kazanan kültürel ve ekonomik boyuttaki sosyolojik değişimler; küreselleşme/global dünya düzeni gibi dayatmacı sistemlerin, sanatçı yaşamında, yaratımları ve kendini varetmesinde zor koşulları da beraberinde getirmekte eş zamanlı olarak. Sanatçıyı ve sanat olgusunu en olumsuz etkileyen unsur eminim ki bireysel iletişimlerle sanat yolunu varetmeye çalışması. Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi bu anlamlarda da sanatçıların gereksinimleri olan ve sanatçının kendi doğasıyla örtüşen yeni ve farklı bir yol açıyor, gibi gözükmekte. Sanatçı kimlik taşıyan sanat yaratıcıları Doğa Park’ta değişim gereksiniminin yaydığı gerginlikten uzak, mekân ve zaman telaşından uzak sanat dillerini mutluluk içinde yapılandırmaktalar. Sanatçılar, toplumdaki sorunlar ve durumları en hızlı görür-hisseder ve tepkiler. Çağımızda özellikle iletişim çağının yarattığı hız ve dünyanın dörtbir köşesinden haberdar olan sanatçının elektik duygularını sentezlemeye gereksinimi var, diye düşünüyorum ve bu sanat etkinliği ve sağladığı atmosfer, sanatçıların üretimlerinde faydalı bir kaçma noktasına dönüşebilir düşüncesindeyim. 
Düşünün ki, resim, heykel, mozaik, seramik gibi sanat disiplinlerine yönelik eserlerin tavus kuşları, flamingolar, turnalar, sülünler, yaban kazları, yaban koyunları, minyatür keçiler, poni atları, ceylanlar, kediler, köpekler, at’lar ve tüm bu hayvanların doğal yaşam koşullarının sağlandığı binbir çeşit orman bitkileri, göl ve ağaçların ortasında ağaçlardan yapılmış kulübelerin, yaşam alanların olduğu bir atmosferde Sapanca Doğa Park Çifliğinde sanat üretmek kim istemez ki?

Ahmet Şahin ve ailesine kendi sanat anlayışım, dostluk, sevgi, paylaşım anlayışım adına teşekkürlerimi yolluyorum.

Belgin Balanoğlu Alagöz

ZORBA’NIN, BAĞ KÜTÜKLERİYLE SİRTAKİSİ




 


RH SANAT (İstanbul) Haziran-Ağustos 2011
KONKORT (Konya) Eylül 2011
TURUNÇ SANAT (Adana) 2011

ZORBA’NIN, BAĞ KÜTÜKLERİYLE SİRTAKİSİ

İnsanlık, tarihler boyu yaşadıkları bölgelerde kültürler oluşturmuşlar ve göçler, savaşlarla yer değiştirmişlerdir. Böylesi bir döngüde kültürlerini bir yerden bir yere taşımışlar ve birbirleri ile farkında olmadan kaynaşmışlardır.




İşte böyle bir insansal tarih ile karşı karşıyayız ve bir yeni devimle karşımızda Karadana.


 


Sanatçı duyarlılığı ve avangart tavrı ile Sirtaki, Bağ Kütükleri ve Zorba üçleminden yola çıkan Karadana, bu kez iki benzer kültürü imgesinde birleştirerek porselen tabaklarda resmetmektedir. Üç kavramın birbirinden farklı gibi duran ama anlamca insansal duygu ve davranışlarını içeren toplumsal tepkilerin söylemleri ile baş başa bırakmakta şimdi bizi.


 


Karadana resimlerinde sıkça rastladığımız ‘Bağ Kütükleri’ temalarını anımsayacak olursak; Bağ Kütükleri; Karadana için insan hiyerarşisi ile özdeşleştirilir. Yüklediği bu anlamda, insanın yaşam içinde varoluş-yok oluş öyküsü vardır. Tek başınalık, birliktelik vardır. İnsana, doğaya karşı savaşı, barışı, uyumu ve uyumsuzluğu vardır. Tek bir Bağ Kütüğü’nden çıkan sayısız davranış tepkileri ve kabullerini evrensele yayar. Toprak ve insanın birbirine olan bağımlılığını mevsimlerin döngüsel devinimiyle yeşeren-üreyen, kuruyan biçimleri ile eşleştirir. Yaşam ve Ölümün, tekrar tekrar dirilişin direncini gönderir adeta. Kültürler de böyle değil’midir? 





Sirtaki ile ilgili bilgilere göz atacak olursak; bir şeylere tepkinin, direnmenin, başkaldırının, coşkunun dansıdır. İçinde avarelik vardır, karasevdanın çaresizlikle narası vardır, sürgün düşlerin kor umutları vardır, koy vermişlikle başlayan yeniden ayağa kalkmalar vardır. Bundandır ki; dans, ağır müzik ritmi ile ve ağır Hasapiko ile başlar daha sonra hızlanan müzik ve sertleşen Hasaposerviko ritmi ile sürer. Dans eden kişi dik duruşta ve bağımsızdır. Genellikle gecenin geç saatlerinde başlar Yunan folklorik dansı ve esnek figürlerin oluşturduğu ritimle sürerken, başrolde olan ayak-bacaklardır. Çökme, zıplama, ayakları sertçe vurma gibi ifadelerle sanki yeni doğan güne yenilenen güç ile başlama iradesi egemendir. Grileşen yaşamların eğlenceye dönüştürülerek hayatla baş edebilme direncinin, tekrar yeni bir gün ile yitirdiği pek çok şey’e yeniden başlamak edimidir. Bağ Kütüklerinin mevsim sonunda budanıp baharda yeniden filizlenmesinin öyküsüyle benzeştirilir sanatçı imgesinde. Bir sanatçının sanatsal yaşamı da böyle değimlidir? 


 


Dansın son noktası olan kırılan tabaklar, insanın içinde biriken olumlu olumsuz duyguların boşalmasına neden olurken, belki de Karadana’yı en çok etkileyen ve resimlerini 33 cm . çapındaki tabaklara hazırlayarak kırması-birbiri ile tekrar ilişki kurmak üzere yapıştırması yeniden varedişin bir başka yorumu olabilir. Yaşamsal dinamizmin diyalektik ilişkisi sanatsal ifadesi ve teknik diliyle böylece tekrar başlar sanatçı için. Karadana’nın daha önceki çalışmalarında, ayna ve fosfor ile alışılagelmiş resim düzleminin iki boyutunu bozma çabaları, tabaklar üzerine yaptığı resimleri kırmak sureti ile de farklı bir boyuta ulaşır ve bizleri yine farklı bir boyutta düşünmeye zorlar. Kırılan, bozulan ve yeniden başlayan her şeyin yaşama karşı kararlı ve biteviye mücadeleci duruşu vardır bu tavrın içinde.



Tüm bu yaşam ağırlıkları ve insana yüklenen büyük sorumluluklar insanı belki de daha güçlü olmaya itmekte ve sınırı olmayan bir güç egemenliğini gerekli kılmakta günümüzde. İnsanın insanla savaşı, insanın kendi duyguları ile savaşı sonunda yaşadığı yenilgi ve başarılar, insanı daha bıçkın olmaya mı itmektedir, diye düşünebiliriz belki de!. Bundandır ki, Sirtaki ile özdeşleşen Zorba kimliğini de sorgular Karadana. Bu doğru bir model midir? Bu kıran kırana giden yaşam yolunda artık biraz Zorba formunu mu taşımaktadır Karadana? Zorba diyince aklımıza ilk gelenler; Karadana’nın hayata karşı bir duruşudur, demek olasıdır belki de. Onun kendisinde yarattığı güçtür bu kavram, hayata karşı pes etmeden ve mücadeleci yönüdür.. Nikos Kazancakis’in ‘’Zorba the Greek’’ isimli romanı ve bu romandan uyarlanan ‘’Alexis Zorba’’ filminde, cesur yürekli bir insanın yardımlaşma ve sonuna kadar birlikte yaşanan dayanışmanın sınırsız güvenini görürüz. Karadana’nın yaşama ve zorluklara dirençli yapısı, yaşama hiç bir şey yokmuşçasına devam edebilme gücü bu anlamda filimdeki rol ile benzeşmektedir. Karadana, düzgüsel yaşantıda; Zorba formu ile dostluk, dayanışma, hayatla ilgili mücadele, zorluklara karşı pes etmemek insanlar için ne denli güçlü bir iletişim biçimi olduğunu, dostluk içinde yatan öncelikli güvenilir olma durumunun insan yaşamı ve iletişiminde ne denli gerekli olduğunu anımsatmakta ya da vurgulamaktadır!.





Türk-Yunan dostluğunun içinde birçok aynı tarihsel motifleri görmek olasıdır. Türk-Yunan kültürlerini inceleyecek olursak; benzer şey’lere güler-ağlarlar, yedikleri-içtikleri aynıdır. Aynı hızla öfkelenir aynı hızla yumuşar yürekleri.. Türk ve Yunan halkları dosttur. Bu serginin özünde bulunan Kavram’da, sanatçının bu dostluk üzerinden birbiri ile iç içe geçen kültürün söylemidir diğer bir değişle. Tabaklar üzerine yapılıp kırılan resimler tam da bu noktada insana ve yarattığı tüm kültürlere göndermeler yapmaktadır.

Belgin Balanoğlu Alagöz

..http://cepsanatgalerisi.com/karadana/ats00000.htm

22 Eylül 2010 Çarşamba

SANATI DÖRT DÖRTLÜK SUNAN BİR MÜZE; Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİNDEN İZLENİMLER



Proje 4L/ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ
                                
RH Sanat (İst) Haziran/Ağustos sayısında,  
Konkort (Konya)Ağustos/Eylül sayısında,  
Turunç Sanat (Adana) Eyül/Ekim sayısında yayınlanmıştır.

    SANATI DÖRT DÖRTLÜK SUNAN BİR MÜZE; 
     Proje 4L/ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİNDEN İZLENİMLER; 

Sanat; geçtiğimiz yüzyıl’dan başlayan değişim ve dönüşüme doğru hızla yol almakta. Sanatın akımlara ilişkin gelişimini, sanatçı ve sanat alımlayıcısını ileriki yüzyıllarda neler bekliyor bilemiyoruz. Ama bilinen şu ki; insansal yaşamın gelişiminde rol alan her bir unsur sanatçının yaratımında yer alacaktır.
Uygarlık gelişimi, teknolojik buluşların çağa hızla yansıması, toplumsal ve kültürel yaşamda farklılaşmalar doğal olarak estetik zevklerin, görüşlerin, anlayışların değişimini, uygulamaları ve yaşanırlığını da beraberinde getirmektedir.
İnsanlık tarihine göz attığımız zaman, hiçbir kültürün durağan olmadığını görürüz. İnsan; aklı ve yaratıcı kimliği ile her alanda yenileşmeye, koşullarını iyileştirmeye ayak uydurabilen ve bu gelişimi vareden bir varlıktır. Zaten durağanlık bir ölçüde gelişmeyi reddetmekle eş anlamlı tutulabilir. Bunun yanı sıra son yüzyıllarda egemen olan siyasi ve ekonomik güçlerin toplumlar üzerinde dayatmalı baskısı, kendini ucuz halkçılık (popülizm) ile göstermektedir. Diğer bir değişle ‘Kültür Emperyalizmi’, toplumların, yüzyıllardır oluşturdukları kültürleri bozma (deforme) ve etkisi altına aldığı toplumları yönetme hakkını da beraberinde getirmektedir. Elbette ki, küreselleşmenin yararları olmaktadır. Dünya gelişimine uyum sağlamanın (entegre olmanın), tüm gelişimlere açık olmanın çağdaş insan ve uygar toplum olmada yararını yadsıyamayız. Sanırım tüm toplumlar, nereye ait olduğumuzu unutmadan, alt-üst kültürlerimizi beraberinde yaşatarak, uygar gelişimi kendimize ait veri’ler ile yapılandırarak bu aynılaşma ve yönetme çabalarından korunabiliriz. Yani, bilgili, bilinçli insan olarak geliştikçe, ulusal bilinçlerimizi korudukça çevre toplumları ile uyum içinde yaşayabilmek çok da iyi bir olasılıktır. 

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Son yıllarda ülkemizde çok yararlı bir gelişme gözlenmekte. Yukarda kısa olarak söz ettiğim sorunun oluşmasını önleyecek bir gelişim bu. Sanata gönül vermiş birçok ailenin çoğu kez koleksiyon olarak başlayan tutkularının, bilgi ve birikimlerinin ‘Müze’ ve farklı kavramlardaki ‘galeri mekânları’ anlayışına uygun bir yapıya dönüştürdüklerini mutlulukla gözlemlemekteyiz.
Tüm bu sanat dostu aileler, yarattıkları mekânlarda hem Türk Sanatı ve sanatçıları hem de yabancı ülkelerdeki sanat ve sanatçıları ülkemizde izlenime sunmakta, sanat ile sanatseverleri buluşturmak gibi önemli bir görevi (misyonu)  üstlenmektedirler. Sanatsever halkımızın, sanatçılarımızın ve koleksiyonerlerin bilinçli bilgilenmesi için kurulan Müze ve Müze Galeriler…
Proje4L / Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi Ülke sanatı ve sanatçıları adına, Çağdaş Türkiye adına sorumluluk üstlenmiş, mükemmel bir mimari ile yapılandırılmış, heyecan ve coşku ile yola çıkmış bir müzeden söz etmek istiyorum. Elgiz Ailesinin ülkemize kazandırdığı Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi; Çağdaş/güncel Sanatın takip edilebildiği, teknolojik gelişmelerle, yeniliklerle sanata dâhil olan tüm sanat disiplinlerinin teşvik edildiği ve sergilendiği bir müze. Yalnızca sergiler değil önemli konferansların yapıldığı sanat merkezi. Büyük ve donanımlı yapısı ile oluşturulan bu sanat merkezi, izleyicilerin görsel ve işitsel beslendiği bir mekân. Sanatçıların ve sanatseverlerin birbiri ile iletişim içine girmesini sağlayan bir rol üstlenmekte aynı zamanda. Sosyo-kültürel yapımızı biriktiren bilgi deposu. Çünkü sanatçı her zaman çağını yorumlamıştır.
Yakın zaman önce aynı gün açılan Elgiz ailesine ait ‘Koleksiyon’ ve Elgiz Müzenin ‘Özel Proje odalarından’ seçilmiş iki değerli sergiyi sizlerle paylaşmak istiyorum

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Sergi gözlemlerimi paylaşmadan önce Müze ile ilgili küçük bilgiyi paylaşmam gerekli sanırım. Her ne kadar henüz sayılı olan bu mekânlar çoğumuz tarafından bilinse de!. 

Elgiz ailesinin 1980 yılında başlayan sanat tutkusu, günümüze uzanan çok varsıllaşmış birikimle süregelmekte. Tüm disiplinlerde yapıtlar üreten sanatçıların yer aldığı koleksiyonda, her yaş grubundan ve her ülkeden sanatçılar bulunmakta. 

Elgiz Müzesi, ilk sanat paylaşımını 2001 yılında Levent’te, ‘’Proje4L’’, "İstanbul Güncel Sanat Müzesi" isminde açtığı mekânla hayata geçirdi. 2005 yılına kadar burada varlığını sürdürdü. Kuruluşundaki temel ilkesi ise, Türkiye'deki güncel sanatı ve genç sanatçıları desteklemekti. 

2001-2005 yılları arasında Proje4L nin faaliyetleri hakkında biraz daha bilgi vermek yerinde olur kanımca. Hepimizin bildiği gibi Proje4L Türkiye’de güncel sanatı gösteren ve destekleyen ilk sanat merkezidir. 2001-2005 yılları arasında daha önce ismi duyulmamış birçok genç sanatçıya çalışmalarını sergileme imkânı verilmiş ve bu sanatçıların neredeyse tümü sadece yurtiçinde tanınmakla kalmayıp, yurtdışına da giderek orada üne kavuşmuşlardır. Oluşumun 2005 yılında Elgiz Koleksiyonu’nun sergileneceği müzeye dönüştülmesi ancak güncel sanata ilgi arttıktan ve Türk sanatçıları destekleyecek diğer müzeler açıldıktan sonradır. Proje4L nin bu öncü konumunu özellikle vurgulamak isterim. 

Ekin Saclioglu; Şu An Buradasınız

2005–2009 yılları arasında “Proje4L / Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi” adıyla ulusal ve uluslar arası yeni bir gelişmeyi başlattı ve birçok sanatçı yaratıcı gücünü sergilerken, genç sanatçılar, Çağdaş Sanatlar alanındaki uluslararası platformda da yerlerini aldı. Müzedeki sergi çalışmalarının başlaması ile yerli ve yabancı sanatçıların ülkelerarası dolaşımı (sirkülâsyonu) başladı. Müze olarak projelenen mekânın son gelişimi 2009 yılında tamamlandı ve ‘’Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’’ olarak anlamına uygun bir davetle Maslak Beybi Giz Plaza’daki yeni mekânında açıldı. 

Bahar Oganer-; Gizli Saklı

Müzenin önemli özelliğinden ilki, Çağdaş Sanatlar Müzesi olması. Çağı yansıtması. İkincisi konferanslar, üçüncüsü ve tabii ki en önemlisi genç sanatçılara sanat ortamında yer bulmalarını sağlaması. Bu ise, Elgiz Müze’nin yapıcı oluşumu ile destekleniyor. Sıra dışı bir anlayışla, eşitlikçi bir anlayışla sanatçıya bakması ile belirlenen bir davranışta. Nedir bu destek ve yapıcılık? Genç sanatçılara sunulan sanat yolunda kendilerini var edebilme olanağıdır. Yapıtlarını sanat izleyenlerine, kollayıcılara (küratör), koleksiyonerlere,  galeristlere sunabilme ortamıdır. Hem ulusal hem uluslararası sanatçılara yer veriliyor bu platformda. Her anlamda döngüsel bir dolaşım söz konusu. 

Elif Çelebi; Desire

Bu mekanizma şöyle işlemektedir: ‘’Archvarium-Açık Arşiv odası’’ı olarak isimlendirilen cam bölmelerden oluşan ve sanatçıların projelerini dosya ile bıraktıkları bir arşiv odası bulunmakta ana katta. Arşiv Odasına getirilen dosyalar, müzeye gelen çoğu yabancı koleksiyoner gruplar tarafından inceleniyor. İstendiği takdirde sanatçıların bağlantı-iletişim bilgileri de koleksiyonerler ile paylaşılıyor. Böylece sanatçılar bilinirlik kazanıyorlar. İleriki zamanlarda bu dosyalar (portfoliolar) seçildiği takdirde projeler sergilenebilecek.
Tüm bunların dışında genç sanatçıların Çağdaş Projelerine de yer veriliyor. Müzenin alt ve üst katındaki proje odalarında, seçilen çalışmalar Elgiz Koleksiyon sergileri ile eş zamanlı sergileniyor.  

Proje4L /ELGİZ ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ

Yıllardır özenle biriken Elgiz Koleksiyonundaki seçilmiş olan değerli yapıtlar, Müzenin ana salonunda tüm zamanlar boyunca ‘’Elgiz Koleksiyonundan seçkiler’’ başlığı altında, birbirleri ile uyum gözetilerek izlenime sunuluyor. 
Şimdilerde yine Koleksiyondan seçkiler sergisi ve genç bir kollayıcının (küratör’ün) çalışmasına yer verilmekte. Burcu Pelvanoğlu, 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul’u anlatan bir kavram irdelenmekte. İstanbul’un tarihsel ve buna bağlı olarak değişen kültürel yapısını, mimarisini yansıtan ve içinde yaşayan insanın serüvenini, ruhsallığını gözler önüne seren bir sergi ile 29 Nisan - 04 Eylül 2010 tarihleri arasında izlenebilecek.
Seçilmiş olan kavramı irdeleyecek olursak, toplumsal değişim dinamiğindeki etkilerin yaratığı çelişkili sonuçlarına varırız.  Modernleşmeye hızla yol alan şehir mimarisi arasında, kent kültürüne yabancı kalan mekânlar ve dolayısı ile insanların yarattığı karmaşanın (kaos’un), insan imgesinde biriken izlerini vurgulayan izlencelere tanık ederken, bu zıtlaşım içinde süren keşmekeş (kaotik) yaşantıları sanat dili ile söylemlendiren bir grup genç sanatçının çalışmaları, izleyenleri gerçeklerle yüzleştirmekte.
Sergiye kollayıcılık (küratörlük) yapan genç isim Burcu Pelvanoğlu. 
Burcu Pelvanoğlu’nun, ‘‘Kaotik Metamorfoz” kavramındaki içerik; ‘’Gecekonduların, üniversitelerin,  plazaların kalbinin bir arada attığı Maslak bölgesinde bulunan çağdaş sanat müzesinin etrafına yaydığı enerjiyi, sanat dünyasının değişim ve dönüşümüyle bir tutuyor’’ ve bu anlamda gurubundaki sanatçıların yapıtları aracılığı ile gönderme yapılıyor.  Sergiye katılan sanatçılar: Can Aytekin, Elif Çelebi, Çınar Eslek, Murat Germen, Genco Gülan, Gözde İlkin, Bahar Oganer, İrfan Önürmen, Ferhat Özgür ve Ekin Saçlıoğlu
Koleksiyonda yer alan sanatçıların çalışmalarından birkaç örnek: 

Cindy Sherman; Kendisi

Yaşamını New York’ta sürdüren fotoğraf sanatçısı Cindy Sherman’ın, görsel ve işitsel beslenmesi, yaşadığı bir döneme ait teknoloji ile ilintili doğal olarak yapılandırılmış. Radyo ve televizyondan imgesine yığılan bir dolu film ve efsanelerin, mit’lerin açılımını yaparken, tüm düşünsel ve ruhsal yaratı kökenlerinin, insanın kendi özünden çıktığı tezini savunuyor son işlerinde. Kâbuslar ve fiziksel çürüme ile ilgili çalışmalarındaki tez ise şöyle anlamlandırabiliriz belki de; ‘’Evrensel korkularımızın rahatsız edici görüntülerini her an yaşanabilecek şiddet ve ölüm temaları ile özdeşleşen bir ironi ile görselleştiriyor ve izlenceye sunuyor.’’
Yaşamını Berlin’de sürdüren İsmail Yediler, heykel, kâğıt çalışmalar, yerleştirmeler aracılığı ile üç boyutlu bir yanılsama yaratmakta. Gördüğün-baktığın ile görülen aynı şey mi? Sorgusunu gizli bir ironi ve kara mizah yaparak sunuyor. Diğer bir anlamda, özdeksel olan her bir nesnel ya da duyusal gerçekliği ‘biçim ve içerik’ olarak incelememiz gerektiği konusunu bize bir kez daha anımsatıyor.  

Mehmet Günyeli; Dervişler 


Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren MEHMET GÜNYELİ, fotoğraflarında ışık-gölge ve yaratıcı gücünün yoğun olarak algılandığı, dinsel olan her bir olgunun mistik yanlarına göndermeler yapmakta son serisinde. Hümanizmayı temel ilke alan ‘sufi’ felsefesindeki; tanrı aşkı, sabır, eylem, ayrımcılığı reddetmek gibi birçok yüce duygunun varlığını, Rumi Felsefesi çatısı altında ‘derviş’ler aracılığı ile işlemekte. 
Tanrısal olanla yaşamsal gerçekliğin zıtlaşımı ve uyuşumunu Mevlevi dilinde kadrajına almış sergideki fotoğrafında. Düzenlemelerindeki kendine özgülük ile haklı bir başarı yakalayan Günyeli, düzenlemelerindeki gerçeküstü tavrıyla, her duyguya ve düşünceye açık atmosferi yakalamakta böylece. Resim dilindeki geometrik-abstrak etkiye dayanan geometriksel etkiyi ‘Derviş’ başlarının dizilişinde de algılamak olası. Soyutlanmış ve gerçeklikten arındırılmış Derviş başlarının dizilişi ve siyah-beyaz sunulan fotoğrafın dilini ruhsallıkta irdeleyecek olursak taban tabana zıt bir yapı ortaya çıkabilir. Dünyasal olanın renkli ve aldatıcı yüzü ile dinsel olanın sade ve arınmış görünümü gibi bir ironi içine girebiliriz belki de.  Derviş Başları, kadrajdaki dizilişi ile konstrüksiyonun kendi içinde bir ritim kazanmasını sağlamakta.   

Paul Morrison;

Yaşantısını Londra’da sürdüren Paul Morrison, resimlerinde yaşam ile ölüm arasındaki diyalektiği, saltıklık ve görecelilik kavramlarına dayandırıyor ve kendi imgesinde yarattığı biçimlerle irdeliyor. Morrison sorunsalında, doğa ve hayatın gizemleri üzerine sorgulayıcı bakışı betimliyor.  

Murat Germen; Kaotik Mutamorfoz
Yaşantısını İstanbul’da sürdüren Murat Germen fotoğraflarında, üst üste yığılmış, soluk almakta güçlük çeken plazalar ve arka sokaklarındaki doğal kent görüntüleri arasında yaşanan çelişik gelişmeyi izlenceye sunuyor. Hâlâ devam etmekte olan plazaların inşaat vinçlerini kadrajının içine alarak fotoğraflarının tepki göndermelerindeki dili trajikomik bir anlatıma ulaştırıyor.
Elgiz Çağdaş Sanatlar Müzesinde yaşanacak nice sanat etkinliklerine, diyerek gözlemlerimden yansıyan yazımı noktalıyorum.  

Belgin Balanoğlu Alagöz

Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...