23 Temmuz 2019 Salı

YANSITMACI SANATTAN KAVRAMSAL SANATA GEÇİŞ






Resimler: Belgin Alagöz 



YANSITMACI SANATTAN KAVRAMSAL SANATA GEÇİŞ 


Romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak doğan Realizm (Gerçekçilik) Fransa'da doğmuş olsa da Fransa dışında rağbet görmüştür. Sanatta Gerçekçilik tohumunu eken XIX. Yüzyıl yazarları sonrasında Zola, Balzac, Dostoyevski bu olguyu doruğa eriştirmiştir. 1857 yılında Gustave Flauber'in ''Madame Bovary'' adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısında üstünlük sağladığı kabul edilmektedir.  

Ancak çok kısa zaman sonra Endüstri Çağının bilinçlenen toplumu, Sanatta Yansıtıcılığın gereksizliğini kavrayacak ve gerçeğe yön verici bir tavır içine gireceklerdir. Yeni bir çağa girerken yeni bir düşünce anlayışı gelişmektedir. Toplumsal sorunları yönlendirici, düşüncede oluşturulan kavramsal sanatın yaşama karışan ve onu biçimlendiren yapısını benimseyecektir. 






Endüstri Çağında Evrensel İnsanlık anlayışının, Hümanizmanın, Toplumsal Yaşam Hakkının geliştirildiği bir dönem başlatılmıştır. Bu çağ insanının kavuştuğu tüm haklar ve yaratılan yeni kültür anlayışına paralel gelişen düşünce yapısı, Rönesans'tan bu çağa kadar süren değerler dünyasını altüst etmiştir. 

Bireyin düşüncelerini uygulayabildiği toplumsal düzende, birey yine topluma karşı duyduğu sorumluluk duygusunu toplumdan alır. Düşünce oluşturucu ve yapıcı boyutunun gelişimi ile bu çağ insanının düş gücü, yaratıcılığı, olası dünyalar tasarlayıp bunları gerçekleştirmesini de sağlamıştır. Hayal gücü ve yeni oluşumlar yaratma etkinliği düşüncede geliştirdiği uyguladığı iki önemli kıstas olmuştur. 






Endüstri Çağında gelişen teknik oluşum, insanın doğadan kopmasını da beraberinde getirir. Bununla birlikte artık insan, bireyselden toplumsala dönüşen, dünyasal bir yaşam oluşumunu tasarlayan, biçimlendiren, düşünen, konuşan, haklarının bilincine varmış bir anlayışla hareket eder. Burada en önemli edim, sanatçıların sanat anlayışlarını dönüştürmeleri ile olmuştur. 

Artık XIX. yüzyılın başına buyruk sanatçısının yerini, toplumsal sorunlara çözüm getirmek, çözüm üretmek için sanatsal dili harekete geçiren kolektif bir yaratıcılık almıştır. Çünkü Endüstri Çağı, yalnızca bölge tarihini değil insanlık tarihinin yeni bir başlangıcı olmuştur. Bu durum ise sanatsal bir devrim özelliği taşır. 






1919 yılında Almanya'da Bauhaus'un kurulması sanatta yeni bir eğitim sürecini başlatır. Okulun kurucu W. Gropius'un gerçekleştirmek istediği ideal, büyük yapı (Der Grosse Bau) diye tanımladığı geleceğin Endüstri Çağı çekirdeğini oluşturmaktır. Bu okulda her meslekten insanın kolektif çalışma içine girerek ortak bir yapı oluşturması söz konusudur. Ancak, kolektivizm bireyi yok etmeyi değil, tam aksine sanatçının bireysellikteki dar sınırları aşarak yaratıcı özgürlüğe ulaşmasını amaçlamaktadır. Paul Klee, 1921-1923 yılları arasında verdiği derslerde ''Olası Dünyalar'' kavramını geliştirmek için, öğrencilerine gördükleri her bir nesneyi yeni biçimlerle yinelemelerini öğretiyordu. 

Kısacası XX. Yüzyıl sanatı, insan görüngüsüne yeni bir düşünce sistemi aşılıyordu. 20 yüzyıl sanatını biçimlendiği yıllar 1910-1930 arası dönemdir. Bu kısa süreçte sanat çok hızlı ve yoğun bir etkinlik yaratmıştır. Bu oluşuma, Piccaso, Le Corbusier, Mondrian, Gropius vb. sanatçılar öncülük etmişlerdir. Kübizm bu çağ sanatına dönüm noktası olmuştur ve Natüralist Sanat yerini Soyut Sanat Dönemine bırakmıştır. 





Soyut Sanat, yaratma özgürlüğü ile biçim kazanırken Paul Klee şöyle diyordu; ''Bu Sanat görüneni vermiyor, düşünceyi görselleştiriyor''. Soyut Sanat üslubunu uygulayan sanatçılar, 'Evrensel İnsanlık Kavramına', 'Toplumsal' bir boyut kazandırarak gelecek kuşaklara öncülük ediyordu. 

Bu durum, Endüstri Çağı insanının yaşam üslubunu da belirleyen bir işlevsellik rolünü beraberinde getirmiştir.

Sanat artık yaşama karışmıştı ve De Stijl Grubunun varlığını netleştirmiştir. Konstrüktivistlerin, Bauhaus sanatçılarının ve Dadaistlerin bu yeni yaşama üslubuna katkı sağlayan büyük hareketler oluşturmasında etkin gücü vardır. De Stijl, 1917 yılında Hollanda'da ortaya çıkmış olan Modernist bir akımdır. O yıllarda De Stijl dergisi çıkartılmış, Piet Mondrian ve Theo Van Doesburg tarafından 1919 yılında ilk, 1928 yılında ise son sayısını yayımlamıştır. 

Bu akımın öncü sanatçılardan Piet Mondrian Natüralizm, Empresyonizm ve Sürrealizm akımlarını inceledikten sonra Kübizmi çözümlemiştir. Bunların sonucunda Neoplastisizm akımının üslubu ve renk olarak kabul edilmeyen siyah, beyaz ve grinin yanında ana renkler olan kırmızı, mavi ve sarı kullanıldığı soyut bir geometrik dili benimsemiştir. Piet Mondrian, Theo van Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi önemli sanatçı, tasarımcı ve mimarlar bulunduran akım Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi sanatçıların sanat dili olan bu akım XX. Yüzyılın bitiminde yaşamımızda seyreden tüm olgular yine XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulan sanatsal hareketlerin sonucudur.
Ancak, Endüstri Çağının gelişimi beraberinde pek çok kaygı ve sorgulamayı da beraberinde getirmiştir. 





Tekniğin, teknolojinin, sanayinin gelişimi insanlara uygar, konforlu ve iletişim yönünden yakınlaştıran/uzaklaştıran bir yaşam öngörürken yarınlarda yaşayacak insanları, duygu iletişimleri ve tekniğin getirdiği makineleşen bir yapıyı nasıl insanca kurgulayarak nasıl insanca yaşayacakları sorgusunu da beraberinde getirmektedir. Bu dönem içine giren sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik durumlar ve sanatın diğer disiplinleri olan edebiyat, mimari, sinema, müzik eş zamanlı olarak plastik sanatlar gibi tüm bu değişim ve dönüşümlerin birer unsuru olmuştur.
Sanatın reddedilemez gerçeği olan geçmiş sanat disiplinlerinin geleceğe uzanan dili, aynen tüm ülkelerin toplumsal oluşumundaki siyasal, sosyolojik ve felsefi gelişmelerden etkilenerek geleceğe evrilmektedir. Yani kısacası modasal bir durum gibi geçmişin değiştirilerek, eklenip çıkartılarak yeniden yaratılmasıdır.










Belgin Balanoğlu Alagöz ©

15 Temmuz 2019 Pazartesi


SUSSAN DA OLUR SUSMASAN DA 


Sanki yüz binlerce beste yapılmış benim duygularımı yansıtmak için. Beni hüzne, neşeye sürükleyen yüz binlerce ritm ve ezgi… Sanki ‘sen sus, biz senin için varız diyorlar. Ben susuyorum, sustukça konuşmaya susuyorum. İnsan konuşmalı gönlünden geçenleri, neden susmalı? Toplum ayıplarını kim belirliyor, buna kimler neden uyuyor? 

Herkes bu yasakları, ayıp kabul edilen şeyleri kendinde de kabul ediyor mu gerçekten? 
Yoksa bunlar yalnızca başkalarını eleştirmek, kınamak ve insanlara verdikleri acılarla,  mutsuzluklarla mutlu olmak için mi? 

Bir çelişki var mı düşüncede?  Neden korkuluyor, ben olmaktan mı? Benliksiz bireyler olarak oluşturacağımız ‘Benliksiz’ bir toplum bize neler kaybettiriyor? Kim bunların farkında? 

Toplumun en çelişik yargısı sevgi, sevmek, sevilmek ve aşk üzerine olmuştur yüzyıllardır. Hem de tüm toplumlarda… Bu olgu özgürlüğe kavuşana kadar yüzlerce yıl geçmiştir. 

Oysaki sevmeyi ve sevilmeyi taşıyamayan bir insan toplumdaki bireysel haklarına nasıl sahip olabilir. Sevmeyi ve sevilmeyi yüreğinde, aklında, bedeninde hissetmeyen bir insan acıyan iç acılarının yerine hangi olumlu duyguyu koyabilir. Hissedilen ancak yokluk ve boşluk olabilir. Bu duyguyu düzenleyebilmek için toplumda yaşayan bir birey olarak nasıl bir süreçten geçmeli insan. 

Kendi içindeki yalnızlığın sevme ve sevilme engeline takılıp kaldığını anlayan kaç insan sevgiyi arama cesaretini gösterebilir. Peki, toplumun bu arayış içindeki insanlara bakış açısı nasıldır? Sevme ve sevilme gibi olguları kendilerine yaşatmayan bir dolu insanın aksine sevgiyi yaşayan ve yaşatan cesur ve sevi savaşçıları olan şanslı insanları toplum nasıl yargılar? Ancak nereye kadar! Sevgisizlikten tükenmiş yüz binlerce insan, gerçeğinizin, sevme ve sevilme engeline takıldığınızı, doğru insanı arama şansını kendinize vermemekten şaştığını ne zaman fark edeceksiniz. 
Sular akarken süzülen kumlar gibi dibe çökmek yakışıyorsa size öyle yapın. Ama bilin ki sözüm toplumda değerleri oluşmuş kesime asla değil. 
Duygularını, düşüncelerini kopuk bir yaprak gibi oradan oraya sürükleyenlere… 


Yeter artık, başkalarının sözleri ile sevip nefret etmeyin, gülüp ağlamayın. 
Kendinize seçkin bir yaşam bağışlayın. 

Belgin Balanoğlu AlagözⒸ 20/03/1998 














29 Ağustos 2018 Çarşamba

Bugün benim doğum günüm



Senin en çok da insanları ayırt etmeksizin sevebilmeni, ilk gördüğün ilk tanığın zaman sorgusuz hesapsız sevebilmeni seviyorum. 
Sevmediğin insanlara politik ilişki yürütmemeni, km.lerce uzak durmanı seviyorum. 
Vicdanlı, sorumluluk sahibi, çalışkan, dürüst karakterli olmanı... 
Başkalarına zarar vermeyi gütmeyen, yalnızca kendi amacına ulaşmak için kullandığın hırsını, kabak tadı vermeyen kıskançlığını seviyorum. 
Titizliğini, ipin ucunu bıraktın mı bıktıran pasaklılığını bile seviyorum. 
Kaya gibi sert kabuğunun altındaki o yumuşacık duyguların hoplayıp zıplayıp dans etmesini, ağlayıp gülmesini, kızıp öfkelenip küsmesini seviyorum. 
Kimi insanların seni neden sevmediğini neden sana zarar verip durduğunu ancak bazı düğümler çözüldükten sonra anlayan saf tarafını seviyorum. 
Yaşamı çılgınca sevmeni, yaşamdan tat almak için dünyanı binbir renkle renklendirmeni seviyorum. Birden bire aksileşmeni, durduk yere huysuzlaşmanı, suratının asılmasını bile seviyorum. 
Ey Başak Burcu, iyi ki Zodyak'ta sana düştüm. Yükselenim Terazi, 28/08/2018.
© TC Belgin Balanoğlu Alagöz​ © 
    
http://www.basakburcu.net/basak-burcu-kadini.html
                           












1 Şubat 2018 Perşembe

AKLIMA GELMİŞKEN









Hiçbir nedensiz ;
En son bir çiçeğe ne zaman uzun uzun bakıp güzelliğinden tat aldınız, ne zaman kokladınız anılarınızı perçinlesin diye?
Ne zaman dokundunuz bir hayvana şefkatle, ne zaman doyurdunuz?
Ne zaman gökyüzünün ağlamasından-gülmesinden kendinize pay çıkardınız?
Ne zaman bir kelebeğin narinliğini bir insanla karşılaştırdınız?
Ne zaman doğanın kokusu sizi bir yerden alıp bir yere götürdü?
Ne zaman dinlediğiniz bir müzikle sevdiklerinizi, özlemlerinizi yad ettiniz?
Ne zaman sevdiklerinize küçük sevgi paketleri armağan ettiniz?
Ne zaman bir resmin içine girip gezindiniz ne zaman bir heykelle sırt sırta durdunuz?
Ne zaman bir çocuğa beslediğiniz saf sevgiler, saf duygularla bir insanı sevdiniz?
Ne zaman sevdikleriniz için kale oldunuz ne zaman bulutlar üstünde uçtunuz?
Ne zaman yüreğiniz okyanuslara açılır gibi bir sevdaya açıldı?
Ne zaman Pandora'nın kutusundaki kötülükleri kullanan insanları yaşamınızdan attınız?
Ne zaman Pandora'nın kutusunu açtınız ne zaman kapattınız?
Ne zaman maskelerinizi çıkardınız ne zaman maskesiz hallerini görebildiniz insanların?
Ne zaman kendi gerçekliğinizle yüzleştiniz, ne zaman karşınızdaki sahteliğe dur dediniz?
Ne zaman gençlik düşleri gibi yeni düşlere kapılarınızı açtınız?
Ne zaman kendiniz için istediğiniz güzellikleri başkaları için de istediniz?
Ne zaman kendinizi olduğunuz gibi görebildiniz?
Ne zaman çok istediğiniz bir şey için dua ettiniz?
Ne zaman çok istediğiniz, sevdiğiniz bir insanı kaybetmekten korktunuz?

© Belgin Balanoğlu Alagöz - Ocak/2014

************

Yaşamınızın merkezine, vicdanı ve dostluğu aldığınız zaman, sizin ruhunuz ve duygu dünyanız huzur içinde yaşar ve çevrenizdeki insanlar da...
Ancak, kötülük, kıskançlık, hınç ile yoğrulmuş bir insanın, sizdeki bu olumlu unsurlarla, sizin iyi bir insan olmanız ve iyilikle davranmanız ile doğru yolu bulacağını, sizin insanlığınıza sizin gibi cevaplar vereceğini asla düşünmeyin.
©Belgin Balanoğlu Alagöz 2014

********

Merhaba dostlar, yarın umulmadık güzelliklerle karşılaşın, tatlı sürprizler haftasonunuza ve yeni başlayacak haftanıza yayılsın..
Işıl ışıl parlasın gözleriniz heyecanlardan, uzun uzun izleyin kuşları, denizi, dağları, ağaçları huzura açılmış yüreğinizle.
Tebessüm edin kendinize, yanaklarınızda güller açsın.
Dilekler tutun yaşamınızda gelişebilecek yeni birşeyler için.
Sanatçılar, sanat yapın. Sanat yapıyormuş gibi dolaşanları ortamdan atın.
Duygularınızı geriye sarın, çocuksu masum mutluluklarınızı geri getirin.
Şarkı tutun kendinize ve arkadaşlarınıza.
Müzikle duygulanın, hislerinizi besleyin sevgilerinizi aktarıp sevdiklerinize.
Yarın çok sağlıklı hissedin kendinizi, koşun-zıplayın, eğlenin çocuk gibi.
Bir haftalık koşuya tüm enerjinizle başlayın.
İyilerle kötüleri ayırın, hayatınızı ayıklayın, sade ve hakiki yaşayın.
Yarın, Sıkça Gülün, Çokca Düşünün, Bolca Kazanın.

Ara sıra bana da uğrayın...
© Belgin Balanoğlu Alagöz 2014




















Türk Lider .:| turklider.org |:. Tecrübeleriniz Toprak Olmasın ! Türk Liderlerin Tecrübeleri > Ana Oda > En Çok Okunanlar

Türk Lider .:| turklider.org |:. Tecrübeleriniz Toprak Olmasın ! Türk Liderlerin Tecrübeleri > Ana Oda > En Çok Okunanlar

30 Aralık 2014 Salı

KULAKLARINI TIKA ÇAĞDAŞ İNSAN

 



Yaşamsal Döngü-2, 100x100 cm, tukt. 2006, Belgin Alagöz 



KULAKLARINI TIKA ÇAĞDAŞ İNSAN 


Modernliğin evrensel boyuta ulaştırdığını savunan düşüncelerle ve gerek Modernliğin ülkeler, halklar içine yayıldığı savından yola çıkan düşünce sistemi oluşturan ve bu konuda yeni teoriler üretenler, gerekse Modernizmin, Postmodernizme devşirildiğini savunan düşüncelerin olduğu bir çağda, yaşamaktayız. Aydınlanma çağının batıya bakışımızdaki iyimserliği ve 'Batıcılık' kavramının başlamasına temel oluşturması yadsınamaz bir gerçeklik olmalı sanırım. 


Tüm bu, Batı ya da Çağdaş/Modern gibi kavramlar, büyük güçler tarafından ülkelere bölüştürülmeye başlarken, öz kültür, gelenekçilik gibi ülkelerin kendilerine ait varoluş süreçlerinde de dış ve iç çatışmalar yaratabilmektedir. Evrensel olarak kabul edip benimseyeceğimiz pek çok değeri, kavramı, insansal duyarlıkları yadsımak mümkün değilse de küreselleşmenin dayattığı birçok güvensizlik, risk unsuru taşıyan ontolojik kaygı, zaman/uzam/kültürlerden hoşnutsuz olmayan halklar için kabul veya ret unsuru taşımaktadır hala. Bir de buna zaten toplumun iç dinamiklerinde varolan, Süreklilik İlkesi ve Değişim İlkesini de ekleyince istenen kargaşa elbette ki istenen sonuca daha hızla ulaşmayı sağlamaktadır. 



Modernliğin getirdiği unsurlardan biri özgürlük kavramı iken, bu kavram yalnızca güç odaklı ülkelerin kendi ülke halkının kullanma hakkı haline getirilmiştir. Tüm bu siyasi modeller gelişirken, geçmişte yaşanan 'Barbar Sömürü' olgusu da Modernleşmiş ve çeşitli stratejilerle beslenerek 'Emperyalizm' kılıfına bürünmüştür. Modernliği, kendi kültürlerine uyarlayarak gelişim süreçleri yaşamak, insanlık tarihinde ilkel insandan bu yana başlamış bir süreçken, şimdilerde modernlik ile başlayan ve aslında siyasi bir tavra dönüşen 'Popülizm', Emperyalist ülkelerin en sık kullandığı bir strateji durumundadır artık.  

Modernliğin dört temel kurumsal boyutu, aralarındaki ilişki bağlamında şöyle çalışır; 

Kapitalizm: Rekabetçi emek, ürün piyasaları bağlamında sermaye birikimi, ekonominin siyasetten yalıtılması halidir.
Gözetleme: Yükselen modernlikte başlayan örgütlenmenin, tarihsel gelişiminde kapitalizm ile içiçe geçen Ulus-Devletin gözetimini ve dolayısı ile denetimini sağlayan bir rol üstlenir.  

Askeri İktidar: Ülke bütünde sivil öncelik (inisiyatif) ile göreceli bir uzaklıkta destek içindir. Askeri güç, teorik olarak 'Dış Devletlere' karşı ülkeyi koruma amacıyla durur. 


Endüstriyalizm: Askeri güç ile doğrudan ilişkilidir. Örneğin: Savaş Endüstrisi; Endüstrileri gelişmiş ülkelerin kendi varlıklarını koruma amaçlı kullandıkları strateji, Endüstriyalizm ile Kapitalizm ilişkisinden söz etmek olanaklıdır. 

Belki de en önemlisi; Endüstriyalizm, insanın doğasından kopuşunun da başlangıcıdır. Ve aynı zamanda, doğanın çeşitli kaprislerini çekmek zorunluluğunun da sonudur. Endüstriyalizm, yapay çevre gelişimi olgusunu başlatmıştır ve dolayı ile 'yaratılmış' bir çevrede yaşar durumundadır halk. Bu şöyle bir sonuç yaratır; Toplumlar, belirlenmiş, koşullanmış zaman dilimleri içinde, belirlenmiş, koşullanmış yaşam biçimleri yaşar hale getirilmek gibi bir sonuç içine girerler. Kendi alt ve üst kültürlerini yaşamadan hızlı bir devim içine girmek demektir bu! 

Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: Toplumsal davranışlar, konuşma, yazma, yeme-içme alışkanlıkları, görsel zevk, haz anlayışı, iletişim, ilişkiler, kurumsal işleyişler, müzik, sanat, yaşam biçimleri, eğlence anlayışı, ananelere bağlı birçok olgu, kendini, dünyayı algılama biçimindeki hızlı değişim.. Tüm bunlar, toplumların yaşantılarının yaşanmışlığı sonunda kabul ve redde bağlı yığılan ve süzülen ortak kabul formlarıdır. Toplumların, kendilerine özgü hayat 'Hayat Modelleri' vardır. Bu birçok etken sonucunda ortaya çıkar, her toplumun, coğrafya, iklim, genetik, duygulanım gibi fiziksel Antropoloji alanına giren her bir farklılığımız, uygulanmaya çalışılan şablon yaşam biçimlerine uyum sorununu da beraberinde getirmektedir.  


Devletlerin, tarihsel gelişim sürecinde var ettikleri kimlikleri vardır. Ulusların kendi sınırlarındaki tarihsel gelişimde, inançları, soyut değerleri, algıları ile besledikleri kendi kültürleri vardır. Kültürler, biyolojik katılımlarla değil, dil aracılığı ile öğrenilir ve yaşatılır. Kaldı ki, aynı toplumun paylaştığı kültür ve gelenekler birbirinden uzak bölgeler ve yörelerde, ufak farklar dışında aynılık içindedirler. Kültür, toplumların birbirlerini anlamalarını, o kültüre ait davranış biçimlerini belirleyen ortak bir dildir. Kültür, toplumların kendi varlıklarını korumalarını sağlar ve sosyal gruplar bu oluşumu sağlamlaştırır. İnsanın, toplumların tümü ile aynılaşmış kültürlerde yaşama olasılığı yoktur. Alt bilinç ve genler, bu yapıyı reddeder. Buna bir örnek vermek gerekirse; arılar ve karıncaların sosyal örgütlenmesi gösterilebilir. Bu düzen bozulduğunda, sonuçları ne olur sorgusu, insanlık için de geçerlidir. 


Dünya güçleri, bir yandan tekelleşmeye çalışırken, diğer yandan yasalara ve adalete dayalı 'Demokrasi' gibi bir düzenin öncülüğünü yapar görünerek, ikiyüzlü tavırlarıyla geri bıraktırılmış ülkeler üzerinden oyunlar oynamaktadırlar. Sonuç olarak, ülkelerin kültürlerini, 'Kültür Emperyalizmi' sistematiği ile mutasyona uğratmaktadırlar. Bu, yeniçağın, doğru sistemi olarak kabul edilemez. Kültürel ve sosyal dinamikleri bozuntuya uğrayan ulusal ve yerel toplumda olaylar ve biçimler esner. 


Küreselleşme, tam da bu esnemeyi taban alır. Kendi kültürüne yabancılaşmayı sağlayan popüler kültür, yine bu noktada işlevine başlar ve yer kürede biçimlendirilmiş kültürlerle birlikte şebekeleştirilir. Küreselleşmedeki nihai sonuç, Ulusçuluğu törpülemektir. Küreselleşmenin toplumlar üzerinde çatışma ve ayrım gibi bir rolü vardır ve büyük güçler bu süreçte yanyanalık içindedirler. Ulusların yüzyıllarca oluşturdukları kültürler, neden bugün iğreti, bayağı, yoz, düzensiz, beğeniden uzak bir yapıya dönüştüğünü sorgulamak gerekir. Halk Kültürünün neden bağnazlaştırılıp, aşındırılmaya, yok olmaya doğru yol aldığını sorgulamak gerekir. Kabul gören; Uygarlığın Antik Yunandan başlayıp, Batı ile yaşadığını kabul etmek doğru bir sav olmamalı. Çağdaş Uygarlık formuna erişmek, kendi öz kültürünle, gelenekleriyle gerçekleşebilir. Ne ki, uygulanması gerekenler; Yöntemler sorununa çözümler üretmektir. 


Toplumların yapısı, insana, doğaya, ülke gelişiminin sağlanmasında temel olan eğitim, sanayi, siyaset, soyut/somut kuramlar gibi birçok etkenin diyalektik ilişkisini doğru yapılandırmak ve yaşama geçirmekle korunur. 

Zira her insanın ait olduğu kültürel yapı, genler aracılığı ile değil dil aracılığı ile kuşaktan kuşağa yayılır. Sosyal devinim, Marx söyleminde, 'değişme-gelişme, değişme-gerilme' gibi etkenlerin sürekliliği ile üretim ekonomisine dayanır. Toplumsal yapının varlığı ve yaşam biçimi yine üretim biçimi ile ilgilidir. Tüm bu birbirine bağlı, sıkı sıkıya gelişen toplumsal biçim, düşünce, anlayış, beğeni, zevk, inanç, dünyayı algılama, öz kimlik vs.. gibi kişi kavramında varolan değerleri oluşturur. Kabuller ve tepkiler; ırk, tarih, fiziki ortam, inanç miraslarında biriken sosyokültürel verilerden beslenir. 

İşte bu noktada sanatın rolü başlar ve sanatçı, yaşadığı izlediği durumlar karşısında geliştirdiği düşünceleri sanat dili ile yine kendine ait özgün bir sanat ifadesine dönüştürür ve tepki olarak kendi sosyal akımını başlatır. Popüler Kültür ve Emperyalizm etkisinde kalınarak yapılan sanat eserinin sürekliliği de popülist süreçler kadardır!!  


Belgin Balanoğlu Alagöz 23.12.2014 İstanbul 




Zaman-Boşluk-Değerler,  'KadınınYaşamsal Hali',  80x80 cm. tukt. 2006.  Belgin Alagöz 


Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...