17 Eylül 2019 Salı

TOPLUMSAL GELİŞİM VE SANAT 2. BÖLÜM


















TOPLUMSAL GELİŞİM VE SANAT 
2.   BÖLÜM 

Türk Kültürü ve sanatın gelişim sürecini Türklerin Anadolu’ya yerleşme sürecinden başlayarak inceleyecek olursak; Batı’da Endüstri Çağına gelene kadar yaşanan sürece paralel olarak Türkiye’deki gelişim nasıl oldu? Bu duruma tarihsel dönem içinde göz atacak olursak: 

Türkiye Osmanlı Döneminde de batı hareketlerini izlemeye çalışmıştır. Daha önceki çağlardan edinilen bilgilerden söz etmek gerekirse Türklerin XII. yy’da Anadolu topraklarına ve daha sonra Rumeli’ye geçişi ile göçebe-yerleşik düzeni, sosyal ve ekonomik anlamda kentleşme ve merkezi devlet mekanizmasına dönüştürmedeki başarılarından söz etmek olanaklıdır. Türkler yerleştikleri toprakların kültürü ve IX. yy’dan beri benimsedikleri İslam dini inançlarını birlikte sentezleyip kendi ifade boyutuna ulaşmışlardır. Bununla birlikte yerleştikleri topraklarda Antik Yunan, Bizans ve diğer var olan yerel kültürleri özümsemeleri ile Türklerin Batı dünyasının yaşam ve kültürüne ilgilerinin başlama nedeni sayılabilir.  Türk Sanatının başlangıcı etnik kökenli olup, Orta Asya ve Uzak Doğu tarihi ile ilintilidir. Özellikle toka, silah süslemeciliği (Cermen) savaşçı kabile sanatları ile eş tutulabilir.  Türkler süreç içinde taş oymacılığı, mimari, Hat, teşbih, minyatür, çiftçilik sanatlarında olağanüstü ustalığa ulaşmışlardır. Cami, medrese, han hamam, kervansaraylar ile de mimari ve dekoratif sanatların doruğuna ulaşmışlardır. 


Viyana Üniversitesi, Sanat Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Joseph Strzygowski, Avrupa Hıristiyan sanatının kaynağını araştırırken bu sanatın Helen sanatı ile birlikte Türk-İslâm sanatının etkisi altında kaldığını, bu nedenle Türklerin ana yurtlarındaki geliştirdikleri sanatlarının da incelenmesi gerektiğini önemle belirtmiştir. Strzygowski Türklerin, Kuzey göçebe sanat tarzını İslâm düşüncesi ile de güçlendirerek zamanımıza kadar korudukları ve bu sanatın hümanistlerin sandıkları gibi ilkel ve barbar bir düşünce ürünü olmayıp, aksine Akdeniz sanat dairesinden içerik olarak tamamen ayrı bir sanat olduğunu kaydetmiştir. Asya’da bulunan Türkler yurtlarından kopup İslâm uygarlığı alanına girdikten sonra Yunanlılarla kültür temasına girmişlerdir. Bu kültür temasında, bugün hümanistler tarafından Yunanlılara ve başka uluslara mal edilen uygarlık ürünlerinin pek çoğunun aslında Türklere ait bulunduğunu, Yunan uygarlığının Türklerden pek çok malzeme aldığını Strzygowski bilimsel olarak birçok araştırmasında kanıtlamıştır.(1) (Dünya Bülteni/Tarih Servisi) 


Alman-Avusturya savaş bilgi dökümlerinden, Uzakdoğu ve Orta Asya sanatlarının özellikle Türklerin Dünya Sanatlarına katkılarının incelendiği programlar J. STRZGOWKY tarafından Viyana’da kurulan bir enstitüde incelenip yaygınlaşmaya başlamıştır. Strzygowski 1917 yılında Türk Sanatı kavramını yazması sanat tarihçiliğimizin temelidir. Zaten Sanat Tarihinin bir dal haline gelişi Avrupa’da başlamış hatta İstanbul’daki eski camilerin anlatıldığı eserlere karşılık Osmanlıda böyle bir sanat tarihçiliği yoktur. Ancak XIX. Yy’da Avrupa’daki bazı sanat tarihi eserleri Türkçeye çevrilmiştir. Türkiye’de Sanat Tarihi yazıları Cumhuriyet Döneminde başlamıştır ve ilk Sanat Tarihçiliğimizin kurucularından C. Esat Arseven’i sayabiliriz. Daha sonra İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitelerinde Sanat Tarihi bölümleri kurulmuştur. 


İslam öncesi Türk toplulukları insan figürlerinden çok ağaç ve maden süsleme işçiliği ile geometrik, spiral düzenlemeleri, hayvan biçimlendirmede de soyut üslupları duyarlılıkla işlemişlerdir Türk Sanatında bir başka veri ise yerleşik düzen kuran Uygur Devleti, Budist, (VIII. yy) döneminden kalmış olan mimarlık, resim, heykel ve küçük el sanatlarıdır. Zaman içinde Anadolu Selçuklularının ve Osmanlı İmparatorluğunun sanatsal yapılarının Uygur Sanatı ile bağlantılı olup olmadığı araştırma konusu olup, bağlantılar kurulmaya çalışılmıştır. Dolaylı bazı yaklaşımlar ise Orta Asya Türk Sanatının Batı resim sanatını etkilediğini öne sürer. (2) Bu savlar, Çağdaş Dönemde Türk Sanatını etki alanı içine alan Avrupa Sanatının, daha öncesinde Avrupa Sanatının Türk Sanatının etkisi altında kalmış olduğunu belirtmek amacına yöneliktir. (3) 


Türkler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde mimari yapılarını özgün olarak geliştirmişlerdir. Bu dönemlerin geçiş süreçleri içinde kentleşme olgusu hızlanmıştır. Kervansaraylar, çarşılar, camiler, saraylar, sanayi yapılarını barındıran yapılar yaşama alanına katılmıştır. 

Selçuklularda mimari yapıların iç ve dış yüzeylerinde görülen insani hayvan figürlerinden oluşan çini ve kabartmalara Osmanlı Döneminde rastlanmaz. XIII. yy. Anadolu’sunda fresk niteliğinde resimlerin var olduğu, portre ve figürlerin gerçekliği yansıtma eğiliminde olduğu, doğaya karşı nesnel bir ilginin uyanmış olduğu gözlenmiştir. Camilerde insan figürleri kullanılmamasına karşın erken dönem Anadolu Tekkelerinde cinsel içerikli resimlerin olduğu anlaşılmıştır. Bu dinsel resim anlayışının Orta Anadolu-Kapadokya Bizans mağara resimleri ile ilintili olduğu ve dönemsel etkileşim içinde olduğu varsayılır.
XIII. Ve XIV yüzyıllarda görülen resim, heykel alanındaki geniş uygulamaların XV. Yüzyılda yavaş yavaş ortadan kalktığı görülür. Az sayıda saptanan XIV. Yüzyıl resim sanatı örnekleri; Nakış-Resim (Minyatür) olarak değerlendirilir. Selçuklularda başlayan sanatsal özgünleşme, Osmanlıda keskinleşmiş ve doğuya ait eski kalıplar aşılmış, İslam Dünyasında Türklere ait bir dinamizm var olmuştur. 


Bu dönem Türklerin soyut nakış zevklerinde nesnel bir görüş ve yaklaşımın doğduğu ve yeni bir takım düzenlere maledici yapılanma içine girildiği saptanmıştır. Bu durum ise sanatta eş zamanlılık ilkesi ile uygunluktadır ve buna bağlı olarak kabul edildiği söylenir. Ancak Batı bilgilerinde, araştırmacılar, ısrarla Türk Sanatındaki eş zamanlılık durumunu İran İslam verilerine dayandırmak gibi zorlayıcı bir çaba içine girerler. Oysa, Türk Sanatındaki pano düzenlemeleri mekan, etkin ifade üslubu, güncel yaşamın nesnelleştirilmesinde kullanılan biçimlerin sert geometrik nitelikteki soyutlamaları; XIX. Yüzyılda uygulanmaya başlayan şövale resimlerinde aynen eş zamanlı düşünceyle oluşturulmuştur. 


Tarihsel süreçte Türk resmi gerçekçi, belgeci, nesnel, güncel yaşama dönük, değişimci ve gelişimci bir yapı içinde oluşmuştur. Ancak ilerleyen zamanlarda Türk Sanatı İslami inancın farklı yorumlara uğraması ve sosyal, kültürel, ekonomik düzende farklılaşan düşünce yapısı ile belirginleşen ayrımlar uzantısında modern sanata geçiş süreci içine girmiştir. (4) Fatih Sultan Mehmet döneminde, Venedik’ten gelen sanatçıların padişah resimleri yapmasına karşın Nakkaş Sinan Beyin Venedik’te Osmanlı sanatını yansıtan etkilere aracılık ettiği de yaşanan durumlar içindedir. Aynı zamanda Nakkaş Sinan Bey, Fatih Sultanın resmini nakış-resme yabancı bir teknik ile gölgeleme ve modle ederek çalışmış olması batı resim anlayışını benimsemeye yönelik bir çalışmayı belgeler nitelikte sayılmaktadır.
Buna karşılık Latin ressamlar, renk ögesini kullanmaktaki başarıyı İslam dünyasının zengin renk nakışçılığından edinmişlerdir. Bu durum Osmanlı Sanatının XV. Yüzyılla başlayan Batıya paralel gidişine gösterge sayılabilir bir anlamda. 

Ancak Osmanlı Sanatı, kendi iç dinamikleri ile beslenen ve biçimsel dilimi yeni oluşumlara yöneltirken kendi iradesi ve zamanını belirlemesi yönünden iradeyi hep elinde tutmuştur.
Heykel sanatının mezar taşları ile aynı plastik nitelikte olduğu görülür. Bu eserler şematik, figüratif ve soyut geometrik formlardan oluşturulmuştur. Figürsüz ve alçak kabartmaların hakimiyetindeki sanatsal ürünler, güncel yaşama ilişkin durumları duyumsatmayı amaçlayan bir yapıdadır.
Mezar taşlarındaki belirlemeler ölülerin kimliklerini yansıtan yapılanma içindedir. Karakteristik nitelik taşır. Taşlar üzerinde ölünün kimliği, mensup olduğu sosyal yapı çeşitli yazı ve işaretlerle belirtilir. Çeşitli meslek ve tarikatlar; kavuk, Yeniçeri külahı, fes gibi başa giyilen ‘’serpuşlar’’ ölünün cinsiyetini de belirler aynı zamanda. Mezar taşlarında Kaligrafinin çok yaygın kullanıldığı görülür. 

Belgin Balanoğlu Alagöz ©







29 Temmuz 2019 Pazartesi

TOPLUMSAL GELİŞİM VE SANAT 1. Bölüm






Bu araştırma dizisi Avrupa'da cehalet ve din merkezli yönetim ve dünya görüşünün kapatan (yeniden doğuş) Rönesans ile başlayan ve akabinde İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi ve sonrasını kapsayan Batı ile Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyetinin bir dönemine ait sanat gelişimini ve dolayısı ile sosyokültürel gelişimini eş zamanlı olarak irdelemek ve ana hatları ile vurgulanmak üzere yazılmıştır. 



TOPLUMSAL GELİŞİM VE SANAT 
1. Bölüm

Tüm dünya toplumları XX. yy.’ın ilk yarısında Endüstri Çağı gelişim süreci içine girmiştir. Türkiye'nin ise çağdaş yeniliklere açılma başlangıcı Osmanlı Saltanatının yıkılıp, Atatürk’ün Cumhuriyet ve Laik Devlet anlayışını kurması ile devamlılık kazanmıştır.  

Devamlılıkta vurgulamak istediğim Osmanlı’da bazı padişahların batılılaşma hareketleri içinde (Fatih Sultan Mehmet gibi) bulunması ve ancak bağnaz çevrelerin girişimleri ile sonuçsuz kalmış olması gibi bir durum hep yaşanmıştır.




İşte Atatürk Cumhuriyetinin Halkçılık İlkesi; halkla devleti kaynaştıran bir yapı öngörmektedir. Sanat böyle bir oluşum içinde saray kapılarından çıkıp halktan insanların katılabildiği bir alan olmuştur. Elbette ki bu oluşumu bir iki cümle ile özetlemek yeterli değildir. Derin incelemeler ve araştırma sonuçlarını sosyal, kültürel, siyasal etkenleri ile belgelemek söz konusu olmalıdır ve kitaplaştırmak gerekir. 




Tüm dünyada da durum (Sanat) böyle değişmiştir. Yaratıcı ve gelişimci toplum düzeneğinin oluşması, sanatın halk katmanına ulaşmasının kısaca ön gelişimine bakacak olursak, aşağıda aktaracağım bilgiler sizleri biraz olsun sanatın gelişim tablosundaki güçlükleri konusunda aydınlatabilir.
Fransız İhtilalinin gerçekleşmesi de uzun süreçte yığılan ve yayılan düşünce gelişimlerinin sonucudur. XVIII. yy’da yetişen filozoflar, ekonomi kuramcıları insan hakları konusunda yeni ve farklı düşünceler oluşturmuş, halkı sorgulatıcı bir süreç içine sokmuşlardır. 





Yüzyıllardan beri sürmekte olan düzen ile ilgili şüphe tohumları ulusların uyanmasına neden olmuştur. Bu filozoflar J.J Rousseau (1712-1778) ve Voltaire (1694-1779) dir. Tutucu kilise ve Aristokrasi ancak 1793’de yerini Burjuvaziye bırakmıştır. Buhar ve elektriğin keşfi endüstriyel bir teknik ve ekonomik gelişim süreci başlatmış olup tüm toplumu kapsayan bir yapı da beraberinde ortaya çıkmıştır. 




Tıp ise (1800) sağlık alanında devrim yaparak 150 yıl içinde Avrupa’nın 187.7 milyon olan nüfusunu üç kat artırmıştır. XX. yy.’ın başlarında mimari üslupla birlikte tüm akademik ve dogmatik eğitimler terk edilmeye başlanmıştır. Tarım kültürlerinin Monarşik yapısı (Siyasi otoritenin genellikle miras yolu ile geçtiği devlet düzeni.) zamanı dolan sistemler haline gelirken bu dönemin sanatsal kültürü de kendini tekrar ederek gelmiştir. 





Batıda da sanat geniş kitlelere yayılmayan, yansıtılmayan üst tabaka lüksü olarak yaşamıştır yıllarca. Batıdaki birçok saray ressamı bu dönemde halk arasına katılmaya başladığını halkın yaşamındaki dramatizeleri yansıtan resimler yaptıklarını sanat tarihi verilerinden öğrenmekteyiz. Batıda, Fransız İhtilaline kadar yaşanan süreçte (1789) sanatçılar doğrudan ya da dolaylı etki altına alınarak Aristokrat ve dini kesimin hizmetinde tutulmuşlardır. Fransız İhtilali ile halkoyuna dayalı parlamenter sistemin oluşması ve yönetimin halkın belirlemesi ile Güzel Sanatlar Orta Sınıf halk yapısının içine girebilmiştir. 




Bu dönemde Romantizme kayış gözlenir. Romantizm akımı; insanların durumunu, gerçeklerini acı bir dille, içinde gerilim, çatışma vb. olaylar bulunan, coşku veren, duyguları kamçılayan dille yorumlar ve psikolojik veriler gönderir. Sanatçılar konularını tarihi figürler ve olaylarla betimler çoğu kez. Napolyon’un dünyaya egemen olmak istemesindeki milliyetçilik duygularını kışkırtması (Nasyonalizm/Ulusçuluk) romantik duygu ve anlatımların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. 




Romantizm etkisinde çalışan ressamlar; Amerikalı Benjamin West (1738-1820) Quebec Meydan Savaşında General Wolfe’un ölümü, İsviçreli Alfred Rethel (1816-1859) tarih ve halkla ilgili resimler aracılığı ile milli heyecan yaratacak konular üzerine çalışmışlar yapmışlardır. Alman Adolf Menzel ağaç baskılarından Pitoreks bir anlatımla (estetik etkiyi hesaplamadan doğadaki gibi rastlantısal ışık verme) halkta hisli duygular uyandırmaya yönelik etkileme yaratmıştır. Ayrıca Gustav Wappers, Edouard de Biefre gibi birçok sanatçı halkın merhamet hislerine, heyecan duygusuna ve ahlak değerlerine ithaf ediyordu. Romantizm Döneminin değerini yitirmesi İdealizm Filozoflarının yaydığı etki ile olmuştur. 







Hegel, Gothe, Ludwin Feuerbach Karl Max yeni felsefi oluşumlarla dünya siyasetindeki yerlerini almışlardı. Bununla birlikte toplumlar farklı bir anlayışa yöneliyordu. Bu dönem Auguste Comte metafiziği reddediyor, yalnız akli olarak kavranabilen şeyleri ve doğa bilimleri ile yöntemlerini öneriyordu. 

Tüm bu siyasal, sosyal, felsefi, psikolojik ve endüstriyel gelişim, sanatçıların ürünlerine Konstrüktivst bir yapılanma (Çağdaş malzemeleri kullanan ve geometrik bir kompozisyon düzeni aracılığı ile geçmişle tüm bağlarını koparan endüstriyel malzeme ve tekniği yücelten akım.) getirmiştir. Bu akım en çok resim ve heykelde ürünler vermiştir. Bu anlayışta çalışan sanatçıların en ünlüleri; A. Peusner, N. Gabo, Malevich, L. Moholy, Nagy… Ayrıca bu sanat akımı Modern Mimarlığın gelişiminde de etkili olmuştur. 

Belgin Balanoğlu Alagöz ©







27 Temmuz 2019 Cumartesi

SANATÇI İMBİĞİNDEN







Resimler: Belgin Alagöz 



SANATÇI İMBİĞİNDEN 

Yalnızlık çağın sorunu, insanı sevdi mi insan yalnızlık çoğu kez çile gibi gelebilir. Sanatı, sanat yapmayı seviyorsa insan, sanatsızlığın yalnızlığına dayanamaz da onu biran bir ucundan tutar sıkıca asla bırakmaz.
Her şeyini paylaşır sevgiyi, mutluluğu sevinci, heyecanı, umudu, güveni, geçmişi geleceği. Ya da tersine duygular sevgisizliği, mutsuzluğu, acıyı, sönmüş yitmişliği, korkaklığı, umutsuzluğu, güvensizliği her türlü sarsıntı/incinmeyi… 

Duygular, algılamalar, içindeki ruh, içindeki birikim, hayaller tasarımlar…  

Senin sen olduğun, benim ben olduğum. 

Dünyada var olduğum, var olduğumuz… 






Tüm bunları duygu ifadesi ile yansıtmanın en geçerli yolu sanat dili değil mi? Belki yıllarca yaşananı belki ezeli bir anıyı ya da yalnızca bir anı bir şiirle bir romanla bir beste bir heykel bir resimle noktalarsınız. İnsanın kendini ifade etmesindeki en sahici dildir sanat. Orada saklanamaz, gizlenemez, başkalarına öykünemez, maske takamazsınız. Eğer sanatı bunları yaparak uygularsanız gizlenir, maske takar, kopyalarsanız sanat yapamazsınız. Yaptığınız da sanat olmaz, geçici, oyalayıcı, başka sanatçılarının hakkını gasp edici bir eylem yapmış olursunuz yalnızca… 



Resim gizemli bir yolculuktur… Çizgiyle, derinlikle, renklerle, formlarla, ritimle, dokuyla, ışıkla gölgeyle, hacimle çeşitli boyutlar, coşkular, hüzünler gönderir size. Yaşamınız boyunca bilinçaltına ittiğiniz utkularınızı, gelecek hayallerinizi düşündürür. Aynı zamanda sanat eseri aracılığı ile sanatçının eserini yaparken ki ruh halini anlamaya davet eder izleyeni fark ettirmeden. Gizli bir bağ oluşur sanat eseri, sanatçı, sanat izleyicisi (alımlayıcı) arasında! Bu farkına varılmaksızın gelişen bir gizem ve bağlanmadır. Resmi izlerken o an anladığınız ne ise anlamaya çalışarak yaptığınız bu eylem, aynı gizemi paylaşma yolculuğuna çıkmaktır. İzlerken, onda (eserde) anlayacağınız izlekler (tema), yorumlar ararsınız. Renkleri desenleri bir bütün içinde sorgularsınız, bu beynin birkaç saniye içinde yaptığı bir eylemdir. Geri dönüp tekrar incelemek, esere takılıp kalmak ya da eserden ayrılmak için karar verici bir süreçtir.Belki duygularınız sanatçı ile aynı paralellikte olur belki o başka düşünmüştür siz başka. Ve eğer hepsi düşünce ürünü ise yapıtların, hepsi düşünce ürünü ise izleyicideki yorumların o zaman her şey yolunda demektir. Bunu da resmetmek gerekir.  






Çağdaş bir ülkede yaşayan sanatçı ve eseri potansiyel bir suçlu olarak kabul edilmez. Yazarlar, çizerler, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, bestekârlar, müzik yapanlar, tiyatro sinema oyuncuları yarına yönelik tasarımları ve önermeleri ile fen bilimleri, sosyoloji, psikoloji, toplumsal gelişime çeşitli açılımlar ve vurgular yaparak insanlığa katkıda bulunmakta. Sanat taşıyıcıdır, bugünü yarına taşır, geleceğe yön verir, geçmiş çağları bize hatırlatır. Sanat, tarih için de önemli belgedir. Geçmiş çağların çözümlemeleri sanat bulguları ile olur. Çok eski tarihlerden beri kendi öz kültürümüzü, yaşanmış binlerce yıllık çok çeşitli medeniyetlerin izlerini değerini bilmeden yok etmiş insanlarımız. Kuşaklara ancak tesadüfen ayakta kalmış mimari eserler ulaşabilmiş. Türk toplumu sanat eserlerini koroma ve yaşatma konusunda yitirilmiş bir zaman süreci geçirmiştir. Ancak yakın sayılabilecek tarihlerden bu yana nice isimleri bilinen bilinmeyen insanlarımız sanatın tüm alanlarını duyulur, hissedilir, yaşanır bir etkinlik haline getirmişlerdir. 





Sanatçı çok yönlü olup birkaç dalda ses verebilir ya da tek yönde gelişebilir. Ama bir gerçek var ki izleyici hepsini soluklamak, hissetmek ister. Sinema olur, tiyatro olur, bale, müzik, heykel, seramik, roman, hikâye, halk şiiri, destan, kilim, resim, mimari yapılar olur. Sanat dallarının her biri insanın birbirinden farklı duygularına, hislerine, bilgi düzeylerine seslenir, tamamlar, geliştirir. Sanat, sanatçıyı da aynı paralellikte geliştirir. Estetik ve incelik uygar bir yaşamın getirdiği düşüncede oluşur olgunlaşır ve insanlığa insanca yaşama yetisi kazandırır. 







Çağlar boyu sanatçılar, toplumların kendi yarattıkları olguları yaşarken izlerini gelecek kuşaklara taşıma görevini bilerek ya da bilmeyerek üstlenmişlerdir. İlk Çağlarda yapılmış sanat eserleri bu bilinmezliğin göstergesi sayılabilir. (ki, bunların sanat eseri olarak yapıldığına dair belge yoktur. Kullanım gereksinimi, korku unsurları ile ilahi güç tasvirleri, yöneticilerin güç göstergesi olarak yapılmıştır ve ama çok estetik ve ustaca yapılmış buluntular ve mimari eserlerdir.  

Yaşadığımız çağda artık sanata daha çok bilgi ve bilinç ile bakılmakta, aynı zamanda pek çok sanat dalı Yüksek Kültüre ait keyif unsuru olarak kabul edilmekte. Her çağın toplum gereksinimlerine göre birbirini tepkileyen akımlar doğmuştur. İnsan düşünmeye devam ettikçe bu tepkisellik sürmekte ve sonsuza dek sürecektir.
Eğer sanat toplumun gerçeklerini geçmişe yansıtıyorsa Sanatı ve Sanatçıyı desteklemek Ulusal bir görev olmalı, Devlet Sanatı ve Sanatçıyı gözetip sorunları ve olanaksılıkları ile ilgilenmelidir.
Toplumları Ulusallaştıran kendi kültürleri ise demek ki Toplumları Kendi Kültürleri korur.
Sanatsız bir ülke kültürü düşünülemez.  







 Belgin Balanoğlu Alagöz© 20/10/2011

23 Temmuz 2019 Salı

YANSITMACI SANATTAN KAVRAMSAL SANATA GEÇİŞ






Resimler: Belgin Alagöz 



YANSITMACI SANATTAN KAVRAMSAL SANATA GEÇİŞ 


Romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak doğan Realizm (Gerçekçilik) Fransa'da doğmuş olsa da Fransa dışında rağbet görmüştür. Sanatta Gerçekçilik tohumunu eken XIX. Yüzyıl yazarları sonrasında Zola, Balzac, Dostoyevski bu olguyu doruğa eriştirmiştir. 1857 yılında Gustave Flauber'in ''Madame Bovary'' adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısında üstünlük sağladığı kabul edilmektedir.  

Ancak çok kısa zaman sonra Endüstri Çağının bilinçlenen toplumu, Sanatta Yansıtıcılığın gereksizliğini kavrayacak ve gerçeğe yön verici bir tavır içine gireceklerdir. Yeni bir çağa girerken yeni bir düşünce anlayışı gelişmektedir. Toplumsal sorunları yönlendirici, düşüncede oluşturulan kavramsal sanatın yaşama karışan ve onu biçimlendiren yapısını benimseyecektir. 






Endüstri Çağında Evrensel İnsanlık anlayışının, Hümanizmanın, Toplumsal Yaşam Hakkının geliştirildiği bir dönem başlatılmıştır. Bu çağ insanının kavuştuğu tüm haklar ve yaratılan yeni kültür anlayışına paralel gelişen düşünce yapısı, Rönesans'tan bu çağa kadar süren değerler dünyasını altüst etmiştir. 

Bireyin düşüncelerini uygulayabildiği toplumsal düzende, birey yine topluma karşı duyduğu sorumluluk duygusunu toplumdan alır. Düşünce oluşturucu ve yapıcı boyutunun gelişimi ile bu çağ insanının düş gücü, yaratıcılığı, olası dünyalar tasarlayıp bunları gerçekleştirmesini de sağlamıştır. Hayal gücü ve yeni oluşumlar yaratma etkinliği düşüncede geliştirdiği uyguladığı iki önemli kıstas olmuştur. 






Endüstri Çağında gelişen teknik oluşum, insanın doğadan kopmasını da beraberinde getirir. Bununla birlikte artık insan, bireyselden toplumsala dönüşen, dünyasal bir yaşam oluşumunu tasarlayan, biçimlendiren, düşünen, konuşan, haklarının bilincine varmış bir anlayışla hareket eder. Burada en önemli edim, sanatçıların sanat anlayışlarını dönüştürmeleri ile olmuştur. 

Artık XIX. yüzyılın başına buyruk sanatçısının yerini, toplumsal sorunlara çözüm getirmek, çözüm üretmek için sanatsal dili harekete geçiren kolektif bir yaratıcılık almıştır. Çünkü Endüstri Çağı, yalnızca bölge tarihini değil insanlık tarihinin yeni bir başlangıcı olmuştur. Bu durum ise sanatsal bir devrim özelliği taşır. 






1919 yılında Almanya'da Bauhaus'un kurulması sanatta yeni bir eğitim sürecini başlatır. Okulun kurucu W. Gropius'un gerçekleştirmek istediği ideal, büyük yapı (Der Grosse Bau) diye tanımladığı geleceğin Endüstri Çağı çekirdeğini oluşturmaktır. Bu okulda her meslekten insanın kolektif çalışma içine girerek ortak bir yapı oluşturması söz konusudur. Ancak, kolektivizm bireyi yok etmeyi değil, tam aksine sanatçının bireysellikteki dar sınırları aşarak yaratıcı özgürlüğe ulaşmasını amaçlamaktadır. Paul Klee, 1921-1923 yılları arasında verdiği derslerde ''Olası Dünyalar'' kavramını geliştirmek için, öğrencilerine gördükleri her bir nesneyi yeni biçimlerle yinelemelerini öğretiyordu. 

Kısacası XX. Yüzyıl sanatı, insan görüngüsüne yeni bir düşünce sistemi aşılıyordu. 20 yüzyıl sanatını biçimlendiği yıllar 1910-1930 arası dönemdir. Bu kısa süreçte sanat çok hızlı ve yoğun bir etkinlik yaratmıştır. Bu oluşuma, Piccaso, Le Corbusier, Mondrian, Gropius vb. sanatçılar öncülük etmişlerdir. Kübizm bu çağ sanatına dönüm noktası olmuştur ve Natüralist Sanat yerini Soyut Sanat Dönemine bırakmıştır. 





Soyut Sanat, yaratma özgürlüğü ile biçim kazanırken Paul Klee şöyle diyordu; ''Bu Sanat görüneni vermiyor, düşünceyi görselleştiriyor''. Soyut Sanat üslubunu uygulayan sanatçılar, 'Evrensel İnsanlık Kavramına', 'Toplumsal' bir boyut kazandırarak gelecek kuşaklara öncülük ediyordu. 

Bu durum, Endüstri Çağı insanının yaşam üslubunu da belirleyen bir işlevsellik rolünü beraberinde getirmiştir.

Sanat artık yaşama karışmıştı ve De Stijl Grubunun varlığını netleştirmiştir. Konstrüktivistlerin, Bauhaus sanatçılarının ve Dadaistlerin bu yeni yaşama üslubuna katkı sağlayan büyük hareketler oluşturmasında etkin gücü vardır. De Stijl, 1917 yılında Hollanda'da ortaya çıkmış olan Modernist bir akımdır. O yıllarda De Stijl dergisi çıkartılmış, Piet Mondrian ve Theo Van Doesburg tarafından 1919 yılında ilk, 1928 yılında ise son sayısını yayımlamıştır. 

Bu akımın öncü sanatçılardan Piet Mondrian Natüralizm, Empresyonizm ve Sürrealizm akımlarını inceledikten sonra Kübizmi çözümlemiştir. Bunların sonucunda Neoplastisizm akımının üslubu ve renk olarak kabul edilmeyen siyah, beyaz ve grinin yanında ana renkler olan kırmızı, mavi ve sarı kullanıldığı soyut bir geometrik dili benimsemiştir. Piet Mondrian, Theo van Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi önemli sanatçı, tasarımcı ve mimarlar bulunduran akım Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi sanatçıların sanat dili olan bu akım XX. Yüzyılın bitiminde yaşamımızda seyreden tüm olgular yine XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulan sanatsal hareketlerin sonucudur.
Ancak, Endüstri Çağının gelişimi beraberinde pek çok kaygı ve sorgulamayı da beraberinde getirmiştir. 





Tekniğin, teknolojinin, sanayinin gelişimi insanlara uygar, konforlu ve iletişim yönünden yakınlaştıran/uzaklaştıran bir yaşam öngörürken yarınlarda yaşayacak insanları, duygu iletişimleri ve tekniğin getirdiği makineleşen bir yapıyı nasıl insanca kurgulayarak nasıl insanca yaşayacakları sorgusunu da beraberinde getirmektedir. Bu dönem içine giren sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik durumlar ve sanatın diğer disiplinleri olan edebiyat, mimari, sinema, müzik eş zamanlı olarak plastik sanatlar gibi tüm bu değişim ve dönüşümlerin birer unsuru olmuştur.
Sanatın reddedilemez gerçeği olan geçmiş sanat disiplinlerinin geleceğe uzanan dili, aynen tüm ülkelerin toplumsal oluşumundaki siyasal, sosyolojik ve felsefi gelişmelerden etkilenerek geleceğe evrilmektedir. Yani kısacası modasal bir durum gibi geçmişin değiştirilerek, eklenip çıkartılarak yeniden yaratılmasıdır.










Belgin Balanoğlu Alagöz ©

15 Temmuz 2019 Pazartesi


SUSSAN DA OLUR SUSMASAN DA 


Sanki yüz binlerce beste yapılmış benim duygularımı yansıtmak için. Beni hüzne, neşeye sürükleyen yüz binlerce ritm ve ezgi… Sanki ‘sen sus, biz senin için varız diyorlar. Ben susuyorum, sustukça konuşmaya susuyorum. İnsan konuşmalı gönlünden geçenleri, neden susmalı? Toplum ayıplarını kim belirliyor, buna kimler neden uyuyor? 

Herkes bu yasakları, ayıp kabul edilen şeyleri kendinde de kabul ediyor mu gerçekten? 
Yoksa bunlar yalnızca başkalarını eleştirmek, kınamak ve insanlara verdikleri acılarla,  mutsuzluklarla mutlu olmak için mi? 

Bir çelişki var mı düşüncede?  Neden korkuluyor, ben olmaktan mı? Benliksiz bireyler olarak oluşturacağımız ‘Benliksiz’ bir toplum bize neler kaybettiriyor? Kim bunların farkında? 

Toplumun en çelişik yargısı sevgi, sevmek, sevilmek ve aşk üzerine olmuştur yüzyıllardır. Hem de tüm toplumlarda… Bu olgu özgürlüğe kavuşana kadar yüzlerce yıl geçmiştir. 

Oysaki sevmeyi ve sevilmeyi taşıyamayan bir insan toplumdaki bireysel haklarına nasıl sahip olabilir. Sevmeyi ve sevilmeyi yüreğinde, aklında, bedeninde hissetmeyen bir insan acıyan iç acılarının yerine hangi olumlu duyguyu koyabilir. Hissedilen ancak yokluk ve boşluk olabilir. Bu duyguyu düzenleyebilmek için toplumda yaşayan bir birey olarak nasıl bir süreçten geçmeli insan. 

Kendi içindeki yalnızlığın sevme ve sevilme engeline takılıp kaldığını anlayan kaç insan sevgiyi arama cesaretini gösterebilir. Peki, toplumun bu arayış içindeki insanlara bakış açısı nasıldır? Sevme ve sevilme gibi olguları kendilerine yaşatmayan bir dolu insanın aksine sevgiyi yaşayan ve yaşatan cesur ve sevi savaşçıları olan şanslı insanları toplum nasıl yargılar? Ancak nereye kadar! Sevgisizlikten tükenmiş yüz binlerce insan, gerçeğinizin, sevme ve sevilme engeline takıldığınızı, doğru insanı arama şansını kendinize vermemekten şaştığını ne zaman fark edeceksiniz. 
Sular akarken süzülen kumlar gibi dibe çökmek yakışıyorsa size öyle yapın. Ama bilin ki sözüm toplumda değerleri oluşmuş kesime asla değil. 
Duygularını, düşüncelerini kopuk bir yaprak gibi oradan oraya sürükleyenlere… 


Yeter artık, başkalarının sözleri ile sevip nefret etmeyin, gülüp ağlamayın. 
Kendinize seçkin bir yaşam bağışlayın. 

Belgin Balanoğlu AlagözⒸ 20/03/1998 














29 Ağustos 2018 Çarşamba

Bugün benim doğum günüm



Senin en çok da insanları ayırt etmeksizin sevebilmeni, ilk gördüğün ilk tanığın zaman sorgusuz hesapsız sevebilmeni seviyorum. 
Sevmediğin insanlara politik ilişki yürütmemeni, km.lerce uzak durmanı seviyorum. 
Vicdanlı, sorumluluk sahibi, çalışkan, dürüst karakterli olmanı... 
Başkalarına zarar vermeyi gütmeyen, yalnızca kendi amacına ulaşmak için kullandığın hırsını, kabak tadı vermeyen kıskançlığını seviyorum. 
Titizliğini, ipin ucunu bıraktın mı bıktıran pasaklılığını bile seviyorum. 
Kaya gibi sert kabuğunun altındaki o yumuşacık duyguların hoplayıp zıplayıp dans etmesini, ağlayıp gülmesini, kızıp öfkelenip küsmesini seviyorum. 
Kimi insanların seni neden sevmediğini neden sana zarar verip durduğunu ancak bazı düğümler çözüldükten sonra anlayan saf tarafını seviyorum. 
Yaşamı çılgınca sevmeni, yaşamdan tat almak için dünyanı binbir renkle renklendirmeni seviyorum. Birden bire aksileşmeni, durduk yere huysuzlaşmanı, suratının asılmasını bile seviyorum. 
Ey Başak Burcu, iyi ki Zodyak'ta sana düştüm. Yükselenim Terazi, 28/08/2018.
© TC Belgin Balanoğlu Alagöz​ © 
    
http://www.basakburcu.net/basak-burcu-kadini.html
                           












Toplumsal Gelişim Ve Sanat Bölüm 5 KOLAJART Bağımsız Aylık Sanat Dergisinde yayınlanmıştır. 15/03/2020 Modern Çağa ait gelişmeler...